| 15 - 16 Haziran Büyük İşçi Direnişi’nden, TEKEL’e… Emekçi Kitle Hareketlerini, Halkın Haklı Davasında, İleriye Doğru Atılmış Adımlara Çevirelim! |
|
Demokratik Haklar Federasyonu
İstanbul ve Kocaeli yerellerindeki işçi havzalarından önce on binler, ardından ise yüz binler, günler boyunca, can bedeli mücadeleler ile ekonomik, sosyal ve siyasal demokratik haklarına sahip çıktılar, savundular ve insanca bir yaşam için çarpıştılar. Jandarma birliklerinden, süngülerden, tanklardan kurulu barikatlara hücum edilen gösterilerde, onlarca işçi ve öğrenci yaralanırken, aralarında Türk-İş üyesi işçilerin de olduğu Mehmet Gıdak, Yaşar Yıldırım ve Mustafa Baylan isimli işçiler yaşamlarını yitirdiler. Siyasi iktidar, 3 ay boyunca sıkıyönetim ilan ederek, büyük bir terör harekâtı başlattı. Yüzlerce işçi ve öğrenci, günlerce süren sokak gösterilerinde, çatışmalarda gözaltına alınırken, onlarcası tutuklandı. Hemen hepsine, yüzlerce yıla varan hapis istemleriyle davalar açıldı. Fabrikalar, jandarma birliklerince kuşatıldı, 6 binden fazla işçi, işten atıldı. 15 – 16 Haziran’dan, TEKEL’e… Sömürü ve Zulüm Sultasında 40 Yılda Değişen Bir Şey Yok! Günümüzden 40 yıl önce de siyasi iktidarın, işçi sınıfını, emekçileri kontrol etmek ve tahakküm altından tutmak göreviyle ayakta tuttuğu Türk-İş sendikası içerisinden, dönemin güçlü devrimci rüzgârıyla birlikte, daha mücadeleci kimlikleriyle ayrışarak DİSK’i kuran sendikalara karşı siyasi iktidar tarafından başlatılan bir girişimdi söz konusu anayasa değişiklikleri. Bu değişikliklerle birlikte, “işçi sınıfına milli şuur” aşılamak isteyen hâkim sınıflar, özünde, ekonomik ve sendikal alanda kontrol altında tuttukları Türk-İş gibi sendikaların dışında; ekonomik, sosyal ve siyasal hak taleplerini, bütünlük içerisinde savunacak, savunabilecek ve böylelikle devrimci düşüncelerin gelişimine hizmet edebilecek sendikal bir girişimi durdurmayı amaçlamışlardı. Hâkim sınıfların, işçi ve emekçi kitle hareketlerini kontrol etmeye dönük saldırıları günümüzde de niteliğinden hemen hiçbir şey yitirmeden devam etmektedir. 2009 sonlarında patlak veren, Ankara sokaklarındaki iki buçuk aylık direnişiyle ülke genelindeki işçi, emekçi hareketlerini etrafında kenetleyen ve son yılların en önemli işçi hareketi niteliğini kazanan ve hâlihazırda da sürecini devam ettirmekte olan ancak TEKEL Direnişi de siyasi iktidarın 40 yıl önceki uygulamalarına maruz kalmıştır. 40 yıl önce olduğu gibi, işçiler ve öğrenciler gözaltına alınmış, davalar açılmış, tutuklanmışlardır. 40 yıl önce olduğu gibi, işçilere, öğrencilere ve emekçinin yanında saf tutan, sokakları, meydanları dolduran ilerici, demokrat, devrimci kurumlara saldırı kampanyaları başlatılmış, dezenformasyon kampanyaları burjuva-feodal basın tarafından yürütülmüş, toplum bilinci muğlaklaştırılmak istenmiştir. 40 yıl önce olduğu gibi, sokak gösterilerinde demokratik ve meşru haklarını kullanan işçiler, öğrenciler ve diğer halk kesimlerine coplarla, bombalarla, panzerlerle saldırılmış ve onlarcası yaralanmıştır. 40 yıl önce olduğu gibi, işçiler gösterilerde ve “iş kazası” adı altında, iş yerlerinde katledilmiştir. 40 yıl önce olduğu gibi, siyasi iktidar sarı sendikalarıyla ve artık son çeyrek asrın ürünü olan “yeni sol” sendikalarıyla, işçinin, emekçinin haklı davasını manipüle etmekte, yönlendirmekte ve patronlar – ağalar sultasına peşkeş çekmektedir. Bugün, maden ocaklarından, iş güvencesiz, sigortasız çalıştırılan atölyelere; özelleştirilen fabrikalardan kapı dışarı edilenlerden, kriz bahanesiyle işten çıkartmalara dek ekonomik, sosyal ve siyasal hak gaspları ve katliamlar sürmektedir. Bu tablo, emperyalizme olan bağımlılığın ve ülkemizi, emeğimizi satan patronlar ve ağalar sultasının zulüm ve zorbalık sistemlerinin ürünüdür. Bağımsızlık ve Yeni Demokrasi Kavgasını, Emekçi Kitle Hareketleri İçerisinde Kök Salarak Büyütelim! Kuruluşundan itibaren emperyalizme bağımlı, yarı-sömürge konumunda olan ülkemizde ekonomik yapı, emperyalist mali kuruluşların kontrolünde ve baskısı altında yönlendirilmeye çalışılmaktadır. IMF ve Dünya Bankası (DB) gibi kuruluşlarla, 21. yy’ın en derin iktisadi krizini sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde, azgın sömürü politikalarıyla atlatmaya çalışan emperyalistlerin biçtiği fatura, her geçen günde önümüze yeni hak gaspları ve ekonomik yokluklar olarak gelmektedir. İşte şimdi de 1.3 milyon kamu emekçisini ilgilendiren ve tüm kazanılmış haklarını ellerinden alacak olan yasa tasarısı meclis gündemindedir. TEKEL işçileri gibi, sırada Şeker fabrikaları işçileri, buna bağlı olarak on binlerce şeker pancarı üreticisi köylü ve enerji sektöründeki TEDAŞ gibi kurumlara bağlı işçilerin, özelleştirmeler yoluyla sokağa atılması saldırıları beklemektedir. Maden ocaklarında yaşanan katliamlarda, yaşamını yitiren işçilerin ailelerine “güzel öldüler” diyerek teselli (!) eden hâkim sınıflar, emperyalist efendilerinin direktifleri doğrultusunda yaşamın her alanlında ekonomik, sosyal ve siyasal hak gasplarıyla, saldırılarla bizlere yönelmektedir. Bizler ise, örgütlü işçiler, köylüler, emekçiler, gençler, kadınlar ve ezilen tüm kesimler olarak, haklı davamızı, işçi, emekçi kitle hareketleri içerisinde büyüttüğümüz ve on yıldır azgın saldırılarla işletilen tasfiye sürecinin sonucu olarak içerisine yuvarlandığımız siyasi, örgütsel krizleri, gerilikleri aştığımız ölçüde; emekçi kitle faaliyetleriyle buluştuğumuz, içerisinde nefes alıp verdiğimiz ölçüde bu zincirleri kıracağız. Emek mücadelesini salt ekonomik ve sendikal taleplere sıkıştıran, siyasi iktidarın istemleri doğrultusunda, ilerici, demokrat ve devrimci işçileri tasfiye eden sağ ve neo-liberal sol sendika bürokrasisine karşı daha güçlü bir ideolojik, siyasi ve örgütsel mücadele için; bizzat sendikalar içerisinde, sendikal bürokrasiye karşı mücadele yürütmek, ertelenemez temel görevimizdir. Bu görev, tüm devrimci-demokratik kurum ve örgütlere düşmekte, bu alanda ortak, birleşik ve alternatif örgütlü mücadele zeminine tutunan somut bir çabaya ihtiyaç vardır. Son dönemlerde artan işçi hareketlerinde ve özellikle TEKEL işçilerinin belirgin bir dinamizm taşıyan mücadeleleri sürecinde, DHF de dâhil olmak üzere, devrimci hareketin toplamı esasta atıl kalmış, direnişe yol göstermemiş, sınıfsal mücadele zeminine yaslanan niteliği ve gücü, direniş alanlarına taşıyamamıştır. Bu nedenle, direnişlerin sona ermesinde ve dağılmasında ülkemiz hâkim sınıflarının ve sendikal bürokrasinin rolünü yeterince oynadığı böylesi bir gerçeklik içerisinde, alternatif-toplumsal mücadele yürüten, yürütmekle mükellef olan devrimci-demokratik hareketlerin üstüne düşen rolü oynamamsı, sadece nesnel koşullarla ve konjonktürel durumla, devrimci hareketin zayıflamış olmasıyla açıklanamaz. Geçmişte devrim ve demokrasi mücadelesini, sınıf içerisinde yürütmeyi zorunlu kılan sınıfsal öz ne ise bugün de aynıdır. Hâkim sınıflarla ezilen sınıfın mücadelesini yürüten güçler arasındaki dengenin ezen sınıf lehine olması, bize çok daha temel görevler, uzun vadeli ve kalıcı faaliyetler yürütme görevini yüklemektedir. Bu süreçte iki temel sorumluluğumuz vardır. Birincisi, kendi örgütlü yapımızı ezilen sınıfın var olduğu alanlar içerisinde nefes alacak bir zemine kavuşturmak, bu amaca uygun bir politik-pratik faaliyete kilitlenmek iken, ikincisi, bu amaçla çelişmeyen, onunla uyumlu bir politik hat çerçevesinde mevcut tüm devrimci-demokratik güçlerle birlikte sendikaların içerisinde tabana yönelik, sendikaların bürokratik zeminiyle ‘uyumu’ reddeden uzun vadeli ve somut bir örgütlü mücadeleyi zorlamak, bu konuda tutarlı açık bir politik mücadele yürütmek olmalıdır. Güçlü bir örgütlü yapının, doğru, devrimci siyasal bir rotayla birleştiğinde, önümüzdeki tüm engelleri ortadan kaldıracağını, 15 – 16 Haziranların militan, devrimci kalkışmalarına bakarak öğrenelim. Görevlerimize sarılalım! |


Bugünden tam 40 yıl önce, ülkemiz işçi sınıfı, siyasi iktidarın, sendika yasası ile toplu iş sözleşmesi, grev ve lokavt yasalarında öngördüğü ve hak gasplarını içeren değişiklikler üzerine görkemli bir direniş başlattı.