Demokratik Haklar Federasyonu
27 Temmuz 2010
Geçtiğimiz gün, Bursa - İnegöl’de yaşayan Kürtlere yönelik gerçekleştirilen saldırılar, dün ve bugün boyunca da Hatay - Dörtyol’da artarak devam etti.
1970’li yıllardan günümüze, başta devrimci, örgütlü halk güçleri olmak üzere; işçi, köylü, emekçi ve ezilen hemen tüm halk kesimlerinin haklı, meşru mücadelelerinin karşısına çıkarılan ve siyasi iktidarın, gayrı resmi sokak kuvvetleri olan faşist çetelerin, yine başrolde yer aldığını gördük.
Kolluk güçleriyle olan uyumlu “taşkınlıkları”yla (!), faşist çeteler, sadece Kürtlere değil, “Türk bayrağı asmayan herkese” azgınca saldırdı. Yüzlerce kişilik faşist güruhlar sokaklarda gözü dönmüş bir şekilde terör estirdi. İşyerleri, konutlar, demokratik kurumlar taşlandı, tahrip edildi, ateşe verildi.
Bugün ise Kürt Mahalleleri’nde artık barikatların kurulduğu Hatay - Dörtyol’da, “kimliği belirsiz kişilerce” ilçe merkezinden uzaklaşmaya çalışanlara ateş açıldı.
Öte yandan, gün içinde, bazı Kürt grupların da Türklere ait kimi işyerlerine saldırdıkları görüldü.
“Demokratik Açılım” Aldatmacası, Emperyalizmin Kanlı Emellerinin Ürünüdür!
ABD ve AB emperyalistlerine göbeğinden bağımlı ülkemiz siyasi iktidarının, 2000’li yıllardan bugüne, AKP hükümeti eliyle adım adım hayata geçirdiği ekonomik, sosyal ve siyasal dönüşümlerin sonucunda, gelinen aşamada Bursa - İnegöl örneğinde olduğu gibi, kimi küçük kışkırtmalarla dahi ülkemizde yaşayan çeşitli ulus, milliyet ve farklı inanç grupları açısından kitlesel çatışmalara, boğazlaşmalara neden olabilecek bir toplumsal durumun ortaya çıkarıldığı söylenebilir.
AKP hükümetinin, başına “demokratik” sıfatı iliştirdiği her açılımının, gerek ekonomik alanda gerekse sosyo-kültürel alanda; Osmanlı’dan günümüze taşınan emperyalizme uşaklık, tabiiyet ve sömürü ilişkileri ile imha, inkâr, asimilasyon politikalarının; emperyalist merkezlerce, revizyona uğratılmış yeni ve daha kapsamlı, daha barbar sömürü ve zulüm konseptleri olduğu ayan beyan ortaya çıkmıştır.
Bir yıl önce, “Kürt sorununda iyi şeyler olacak” parolasıyla başlatılan süreç, gelinen aşamada, açık savaş koşullarıyla birlikte artık batı illerinde sokaklara yansıyan kitlesel saldırılara dönüşmüş durumdadır.
“Ekonomik açılımlarıyla” yerli kaynaklarımızı ve iş gücümüzü emperyalizme peşkeş çeken; fabrikaları, atölyeleri kriz bahanesiyle kapatan, üretimi durduran; işten çıkarmaları meşrulaştıran ve işçinin, emekçinin söz, eylem, örgütlenme hakkını yok sayan; kazanılmış haklarını gasp eden ve hakkını arayanı da “örgüt üyesi” ilan eden, zindanlara kapatan ve bununla da yetinmeyip zindanlarda zulmeden; grevdeki işçiye, direnişteki emekçiye copla, gazla, panzerle saldıran…
“Kültürel açılımlarıyla” dünden bugüne katliamlara uğratılan, asimilasyona tabi tutulan, yok sayılan, hor görülen, hakaret edilen farklı ulus, milliyet ve inanç gruplarını, sözde “sahiplenme ve demokratik haklarını tanıma” adı altında daha sinsi bir asimilasyon ve emperyalist-kapitalist dünya sistemine bağımlı gerici düzene, “özgürlük ve demokrasi” söylemleriyle, kimlik politikalarıyla yedekleme saldırılarına girişen ve böylelikle farklı ulus, milliyet ve inanç gruplarına tabi insanlarımız arasında gerici boğazlaşmalara, saflaşmalara neden olan yine ülkemiz siyasi iktidarıdır!
Siyasi İktidar ve Burjuva-Feodal Düzenin Borazanı Gerici Medya Tekelleri Yalana ve Çarpıtmaya Devam Ediyorlar!
Faşistlerin talimatıyla, kolluk güçlerince katledilen üniversite öğrencisi Şerzan Kurt için “kız meselesi yüzünden çıkan münferit hadise” diyenler bu kez de Bursa ve Hatay’da yaşanan saldırılar için gerek devlet bürokrasisinin ağzından gerekse de gerici medyadan koro halinde aynı bildik yalan ve çarpıtmaları tekrar ettiler: “yanlış anlaşılma”, “içkili grupların kavgası”, “gençlik gruplarının işi” vb.
Ek olarak, sokaklarda terör estiren ve faşist çetelerce yönlendirilen kalabalıkların yıkımını da “vatandaşın öfkesi” ve hatta “vatanını, milletini sevenlerin tepkileri” olarak tanımladılar.
Bir yandan da gerek AKP hükümeti gerekse düzenin muhalefet (!) odakları, kendi eserleri olan bu korkunç tablodan ikiyüzlüce nemalanmaktan geri durmamaktadırlar!
AKP ve yandaşları, yaşananları “demokratikleşme için yapılacak referanduma Ergenekon müdahalesi” olarak yeni bir oy kaynağına çevirmeye çalışırken; AKP karşıtları ise ırkçı-milliyetçi odakları daha kuvvetlendiren politikalarıyla, Kürtlere karşı adeta savaş çığırtkanlığı yapmaktadırlar.
Şurası kesindir ki AKP hükümeti eliyle hayata geçirilen ekonomik ve sosyal yıkım projelerinin neticesinde, toplum olarak yoksullaşmanın, köleleşmenin, haklarımızı kaybetmenin ötesinde, birlikte yaşama kültürümüzden de uzaklaştığımız daha karanlık bir geleceğe doğru sürükleniyoruz.
Emperyalist-Kapitalist Dünya Sistemi İçerisinde Ulusal Sorunların Demokratik Çözümü Ancak Emekçi İktidarıyla Mümkündür!
Burjuva demokratik devrimler çağının kapanışının ve burjuvazinin, feodal gericiliğe karşı insanlığın ideal değerlerinin savunuculuğundan, dünya gericiliğinin baş aktörü konumuna yükselişinin ve emperyalist-kapitalist dünya sisteminin ortaya çıkışının ardından, ulusal sorunlar da ezilen dünya halklarına mensup işçilerin, köylülerin ve ezilen emekçilerin omuzlarına yüklenmiştir.
Emperyalist-kapitalist çağın başlangıcından günümüze, bu temel gerçek değişmemiş ve gelinen aşamada, son çeyrek yüzyıllık sürede ise ulusal sorunlar, emperyalizmin yeni işgal, ilhak ve sömürgeleştirme operasyonlarının manivelaları haline getirilmek istenmiştir. Bu doğrultuda çok güçlü bir ideolojik, politik ve örgütsel saldırı başlatılmıştır.
Uluslaşma sürecine, sosyo-ekonomik yapısından kaynaklı geç giren ülkemiz komprador burjuva ve toprak ağaları sınıfları, uluslaşma aşamalarını, Osmanlı’dan devraldıkları kanlı bir miras üzerine, imha, inkâr ve asimilasyon politikalarıyla örmüşlerdir ve günümüzde de bu siyasal doğrultuda tamamlamaya çalışmaktadırlar.
Bu bakımdan, farklı ulus ve milliyetler ile diğer azınlık inançlar, Osmanlı İmparatorluğu'ndan Türkiye Cumhuriyeti'ne dek, yüz yıllardır devamedegelen katliamlar, acılar ve baskılarla yaşamaya mahkûm edilmişlerdir.
“Türk” etnik kimliğini merkeze alarak, Türk olmayan etnik grupları “Türkleştirmek” ve bu yolla “tek ulus” yaratmak; İslam’ın Sünni mezhebini merkeze alarak, diğer tüm dini kimlikleri “Sünnileştirmek” ve bu yolla, ülkemize özgü bir uluslaşma pratiğinin önemli bir parçası olan “ulusun dinini” yaratmak; Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını çiğnemek yoluyla ve yanı sıra azınlık milliyetlerin özerklik haklarını tanımayarak “tek vatan” yaratmak; Türkçe dili dışında diğer tüm dilleri baskı altına alıp yok etmek yoluyla “tek dil” yaratmak, ülkemiz siyasi iktidarının tarihsel siyasal yönelimi olagelmiştir.
Bilinmelidir ki bugün ülkemizde Kürtlerin maruz kaldığı bu milli zulüm, emperyalist-kapitalist dünya sisteminden kesinlikle bağımsız değildir!
Bugün yaşanılan bu sorunları çözmesi için gerek ABD'den, gerek AB'den ve gerekse de diğer emperyalist haydutlardan beklenti içerisinde olmak boş bir rüyadır.
Ülkemizin dünya pazarlarına daha fazla bağlanmasını, neo-liberal ekonomik politikalar ile kamusal alanın yerli ve yabancı özel sektörce talan edilmesini ve AB’ye üye olunmasını demokratik bir düzene gidiş olarak tarif etmek, dünya gerçeğine yabancılık değilse, en hafif deyimle “sahtekârlıktır”.
Ezilen sınıfsal, ulusal, cinsel ve dinsel kimlikten milyonlara, kurtuluşlarının kendi ellerinde olmayıp cellâtlarında olduğunu söylemek ve yeni 12 Eylül’lerde de demokrasi tarif etmek ise en açık deyimle “alçaklıktır”.
Mevcut dünya düzeni (kapitalist-emperyalizm) savaşların, sömürünün, işsizliğin, açlığın, her türden gericiliğin, acı ve gözyaşının gerçek yaratıcısıdır. Bu düzende, sorunları yaratanlar, çözüm de olamazlar.
Ayrıca bugün, Kürt ulusal sorununun çözümü için emperyalist merkezleri ve bu merkezlerin uşağı konumundaki Türk hâkim sınıflarını işaret edenler, Kürt ulusunun dost görünümlü gizli düşmanlarıdır!
Kurtuluşumuz, Gönüllülük ve Tam Hak Eşitliği İlkemize Dayanan Devrimci Birliğimiz, Ellerimizdedir!
Ülkemizde, tüm ulus, milliyet ve inançlardan işçilerin, köylülerin, emekçilerin ve ezilenlerin gerçek kardeşliğini ve birliğini, ancak ve ancak nasırlı ellerimizle inşa edeceğimiz tam bağımsız ve gerçekten demokratik düzenimizin adı olan, Yeni Demokratik Halk İktidarı’yla mümkündür.
TEKEL işçilerinin yarattığı destansı direniş, bir kez daha biz işçilerin, emekçilerin, ezilenlerin Kürt, Türk, Laz, Çerkez, Alevi, Sunni, Hristiyan, açık, kapalı ve ateist demeden nasıl birlikte başarılabileceğini; “demokratik açılım” safsatalarının özünde halkları düşmanlaştıran politikalarının nasıl birlikte yerle bir edilebileceğinin apaçık kanıtı olmuştur.
Tüm farklılıklarına rağmen emek verenler, ter dökenler, sınıfsal çıkarları için yan yana gelmiş ve insanca yaşama talebini, seslerini birleştirerek devrimci, güçlü bir haykırışa dönüştürmüşlerdir.
Hâkim sınıflar, farklılıklarımızı kullanarak bizleri düşmanlaştırma çabası içindedirler. Çünkü onlar, kendi sonlarını bizim birliğimizde görmektedirler.
Bizim yan yana gelmemiz demek, onların gücünden eksilme demektir. Ağaların ve patronaların sömürü ve zulüm çarklarının bozulması, kırılması demektir. Bu da emperyalizmin çarkının kırılması demektir!
Bizim yan yana gelmemiz demek, ulusların, milletlerin, inançların harmanlanarak insanlık ailesinin güzel farklı renklerine dönüştüğü ve fakat hür insanlığın çelikten birliğinin doğması demektir!
Emeğin hak gasplarının son bulacağı, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının ve ulusların tam hak eşitliğinin sağlanacağı, emperyalist zincirlerinden kurtulmuş bağımsız bir ülkenin yaratılacağı, din, vicdan ve düşünce özgürlüğünün tesis edileceği, işsizliğin, yoksulluğun ve açlığın olmayacağı… En açık ifadeyle, insanın insana kulluk yapmayacağı bir düzen için, demokratik haklar mücadelesinin bayrağını yükseltelim.
Demokratik Haklar Federasyonu (DHF), bu tarihi sorumlulukla ve devrimci perspektifle halklarımız arasında yaratılmak istenen kamplaşmanın, boğazlaşma hesaplarının karşısında olacak ve ideolojik, politik mücadelesini devrimci kitle faaliyetleri temelinde yükseltecektir!




