dgh-kurultay-banner
yerel-yonetimler-site-yayinda
Geleceğimiz, Ellerimizdedir! Sömürüye ve Zulme Karşı Çözüm, Sandıkta Değil Demokratik Halk Devrimindedir!

Demokratik Haklar Federasyonu
10 Haziran 2011

dhflogo2ABD’nin ve AB emperyalistlerinin, gerek işbaşında tuttukları AKP hükümetiyle gerekse neo-liberal küresel ekonomi-politikaları çerçevesinde yeniden dizayn ettikleri “Yeni CHP”li muhalefetle (!) birlikte; ülkemiz hâkim sınıfları arasındaki çelişkileri; büyüyen ve derinleşen küresel ekonomik ve siyasi krizin, emperyalist odaklar arasındaki çekişmelerin yeni ihtiyaçlarına göre ülkemizi ekonomik, siyasi ve askeri planda yeniden konumlandırdıkları bir sürecin içerisinden geçmekteyiz.

Bu bakımdan, 12 Haziran 2011 genel seçimlerinin, ülkemiz hâkim sınıfları için olduğu kadar, ülkemizi ve bölgemizi ekonomik, siyasi ve askeri tahakküm altında tutan emperyalistler için de önemli dönüşümlerin bir basamağı olarak görüldüğü aşikârdır.

12 Haziran 2011 genel seçimleri, ABD ve AB emperyalizminin, Rusya ve Çin gibi diğer büyük siyasi ve ekonomik küresel emperyalist aktörlerle birlikte dünyada yeniden şekillenmekte olan emperyalist kuvvetler arası dengeler ve çekişmeler içerisinde; özelde ülkemiz, bölgesel planda ise Ortadoğu’da işgaller, ilhaklar ve halklar arası kanlı boğazlaşmalarla tesis etmeye gayret ettikleri otoritelerinin önemli bir dönemeci olarak ortaya çıkmaktadır.

12 Haziran 2011; Ülkemizin Emperyalizme Daha Fazla Bağlanmasının ve Emperyalist Politikalar Doğrultusunda Bölge Halklarına Yönelik Saldırganlığın Koçbaşı Olma Rolünün Tescillenmesidir!

Emperyalistlerin, 20. yüzyılda ezilen dünyayla kurdukları sömürü ve bağımlılık ilişkileri, yaşanmakta olan büyük küresel mali krizle birlikte artık ABD ve batılı emperyalist tekellerin ihtiyaçlarına cevap olamamaktadır.

Rusya ve Çin öncülüğünde yükselen büyük Asya ekonomisi, bu kuvvetleri daha da köşeye sıkıştırmakta ve onları yeni işgal ve ilhaklara zorlamaktadır.

Emperyalistler arasındaki çelişmeler, bugün silahlı müdahaleler boyutlarındadır ve bu iki emperyalist kamp arasındaki çekişme, Asya ve Afrika’nın önemli petrol ve doğal gaz alanları üzerinde yoğunlaşmaktadır.

Irak ve Afganistan işgalleriyle, buralarda kurduğu müstemleke hükümetlerle ve İsrail’in kanlı taşeronluğuna yaslanarak ayakta kalmaya gayret eden ABD ve batılı emperyalistler; tıpkı ülkemizde AKP Hükümeti dönemiyle olduğu gibi; kapsamlı yeniden yapılandırma projelerine girişmektedirler.

AKP hükümeti, emperyalist ağababalarına olan bağlılığını en azgın ekonomik sömürü ve halka yönelik zorbalıklarla sürdürmekte iken yine bu sürece uygun olarak yapılandırılan “Yeni CHP”, AKP Hükümeti döneminde yaşanan sömürü ve zorbalık politikalarının ezilen halk yığınlarında yarattığı tepkinin, “demokrasi”, “özgürlükler” ve dahi “devrimci halkçı politikalar” (!) yalanlarıyla havuzlandığı; halkın acil taleplerinin ikiyüzlülükle sömürüldüğü bir “alternatif muhalefet” (!) odağı olarak öne sürülmüştür.

MHP ise geleneksel ırkçı faşist siyasi çizgisiyle, ezilen halk yığınları içerisindeki gerici fikirleri besleyen, yeniden üreten tutumunu korumakta ve emperyalizmin, uşaklarının, ülkemizdeki emekçi kitle hareketlerine karşı kullandığı sivil faşist bir odak olarak varlığını sürdürmektedir.

Her halükarda ülkemiz, Türk hâkim sınıflarının eğleştiği meclis maskesiyle, emperyalizmle olan sömürü ve bağımlılık ilişkilerini sürdürecek gerici düzen partileriyle seçimlere girmekte ve ABD ile AB emperyalistlerinin bölgesel politikaları içerisinde yeniden konumlanmaktadır.

12 Haziran 2011; Özelleştirmelerin, Üretimsizliğin, Köylünün Toprak Kaybının, Ekonomik Sefaletin Yeniden Meşrulaştırılmasıdır!

12 Eylül 1980 marifetiyle hayata geçirilen 24 Ocak kararlarıyla birlikte, ülkemiz doğal kaynaklarının, emek gücünün ve pazarının, emperyalist-kapitalist dünya düzeninin yeni sömürü taleplerine göre tekrar yapılandırılması, AKP hükümetiyle birlikte, yeni bir nitelik kazanmıştır.

Geride bıraktığımız AKP’li yıllarda, ülke tarihinin toplamında gerçekleştirilen özelleştirmelerden kat be kat fazla kamusal birikimin ve hizmetin, başta ABD olmak üzere AB’li emperyalist tekellere peşkeş çekildiğine hep beraber tanıklık ettik.

Bu sürecin yarattığı, ekonomik ve sosyal yıkımları yaşayan emekçiler ve ezilenler olarak, şimdi daha kapsamlı hak gasplarıyla ve yaşam hakkımıza dönük saldırılarla yüzleşmekteyiz!

AKP hükümeti eliyle hız kazanan ekonomik ve sosyal hak gaspları, gelinen aşamada, eğitim ve sağlık gibi en temel insan hakları alanları başta olmak üzere tüm sektörlerde emperyalist ve uşak sermayeye, mafya örgütlenmelerine neredeyse sınırsız yetki tanırken; işçilerin, köylülerin ve emekçilerin bugüne değin devrimci ve demokratik mücadeleleriyle kazanmış oldukları demokratik hakları da budamakta, gasp etmektedir.

Toplumsal muhalefete ve bu hareketin, devrimci, demokratik odaklarına “terör örgütü operasyonları” adı altında, tümüyle uydurma senaryolarla, beceriksizce hazırlanmış komplolarla saldıran ve toplumsal muhalefeti devlet terörüyle sindirme gayretinde olan AKP hükümeti; yaratmaya gayret ettiği bu korku ortamı içerisinde, önemli mesafeler kat ettiği eğitim ve sağlık alanının sermayeye peşkeş çekilmesi sürecine, şimdi son noktayı koymaya niyetlenmiştir.

AKP hükümetinin bu gerici, faşist politikalarının geniş halk yığınlarında yarattığı hoşnutsuzluğu havuzlandığı “Yeni CHP” de; ırkçı faşist MHP’de ve diğer düzen partileri de bu yağma ve talanı, zulmü ve zorbalığı durdurmayacak, tersine aynı azgınlıkta devam ettireceklerdir.

Zira bu partilerin hiçbirisi, özelleştirme karşıtı değildir!

Hiçbirisi, emperyalist-kapitalist dünya düzeni dışında bir ekonomi-politikaya sahip değildir!

Hiçbirisi, ABD ve AB emperyalistlerinin güdümü dışında değildir!

Çünkü hepsi, ABD ve AB’li emperyalist sermayeyle ilişkili patronların ve ağaların partisidir!

Dolayısıyla sandıklarda kullanılacak her oy, fabrikaların kapanmasına, köylünün daha fazla toprak kaybetmesine, açlık ve sefalet düzenine katkı sunacaktır!

12 Haziran 2011; Ezilen ve Sömürülen Kitlelere Yönelik Devlet Terörünün Bir Kez Daha Meşrulaştırılmasının Adıdır!

Geçmişten bugüne, emperyalist-kapitalist sistemin çıkarlarına uygun konumlanan ve uşaklık görevini, en iyi biçimde yerine getirme konusunda her geçen gün tecrübelerini geliştiren ülkemiz hâkim sınıfları; türlü maskeler arkasına gizlediği faşist niteliğini, günümüzde sahte "demokrasi" söylemleri ve "demokratik açılımlarla" besleyerek sürdürmeye devam ediyor.

Tüm bir genel seçim sürecinde AKP hükümetinin ve CHP, MHP muhalefetinin (!) diline pelesenk olan "demokrasi" ve "hukuk" söylemleriyle, ezilen milyonlarca emekçi kandırılmaya çalışılırken, bir taraftan da bu oyunu bozan devrimci ve demokratik halk güçlerine yönelik saldırılar tırmandırılmaya devam etmektedir.

Mevcut sisteme alternatif olma çabası, halkın iktidarın öznesi olacağı, kendi söz, karar ve yetkisini açığa çıkaracak mücadeleye dâhil olmasını hedefleyen mücadelelerin yükseltilmesi ve milyonlarca emekçinin umutlarını artık egemenlerin iki dudağının arasında değil de kendi öz dinamiklerinde aramaya daha fazla yönelmesi, bugün de egemenlerin en büyük korkusu olmaya devam ediyor.

Hakkını arayan işçi, toprağına sahip çıkan köylü, ekonomik ve demokratik hakkını arayan halk gençliği, ikinci sınıf insan muamelesi görmek istemeyen kadın, ulusal ve demokratik haklarını arayan Kürt ulusu, demokratik haklarını savunan Aleviler ve diğer azınlık milliyet ve inanç kesimleri, devlet terörünün doğrudan yöneldiği halk kesimlerini oluşturmaktadır.

Ülkemiz hapishaneleri, kendi tarihinin en yüksek doluluk oranında seyretmekte ve yaklaşık olarak 150 bin kişi tutuklu veya hükümlü bulunmaktadır.

AKP hükümeti, çok manidar bir şekilde, seçim propagandalarında “daha fazla hapishane yapılacağı” müjdesi (!) vermiştir bile…

İşte bu korkunun öznesi olan devrimci ve demokratik ve ilerici halk güçleri ise üzerlerinde saldırıların da en fazla yoğunlaştığı halk kesimleri olmaya devam etmektedir.

Baskı ve Terör Boyutlanıyor!

Ülkemizde, aralıksız devam eden gözaltı ve baskın terörüne her gün bir yenisi eklenmeye devam ediyor.

Özellikle Ortadoğu’ya yönelik emperyalist saldırıların arttığı, ülkemiz hâkim sınıflarının da bu saldırı konsepti içerisinde daha aktif yer aldığı süreçlere paralel olarak, emekçi halka yönelik ekonomik, sosyal ve siyasal saldırılar da dizginsiz bir hızla artmaya başladı.

Emekçilere yönelik bu kapsamlı saldırıların en çok devrimci ve demokratik kurumlar üzerinde yoğunlaşmasının esas nedeni, halkın kendi söz, eylem ve örgütlenme hakkına yönelik olarak meşru ve demokratik zeminde yürütülen demokratik haklar mücadelesini baltalamak, geniş kesimlerden koparmak, marjinalleştirmek ve yok etmektir.

Bu amaç doğrultusunda sendikaların, odaların, derneklerin, federasyonların, vakıfların, platformların, polis fezlekelerinde icat edilen “illegal” kurumlarla bağı kurulmakta; hiçbir somut kanıta sahip olmayan bu iddialar ise 1 Mayıs’a katılmak, IMF ve DB’yi protesto etmek vb. gibi en meşru demokratik hak talepleri eylemleriyle temellendirilmekte (!) ve tekerlekli sandalyelerdeki insanları tekmelerle yerlerde sürükleyecek, onlara kelepçe takacak kadar gözü dönmüş bir polis terörüyle “terör örgütü operasyonları” haline getirilmektedir.

Gaz bombaları, ana kucağındaki çocukları, eyleme çıkan işçileri ve en son olarak da Metin Hoca ve Dilşat Aktaş gibi ilerici, demokrat yurttaşları doğrudan hedef almakta ve katletmekte ya da sakat bırakmaktadır.

Kendi yasalarını dahi çiğneyen bu apaçık terör ve uygulanan şiddetin dozunun bu denli yüksek olması, bütünlüklü olarak bir devlet politikasıdır.

Bilinçli bir şekilde, demokratik hak talepleri ve bunlarla ilintili kurumlar ve eylemler “terörize” edilmek istenmekte ve her türlü baskı ve şiddetle de kitlelere gözdağı verilmek istenmektedir.

Bu yolla, geniş kesimler üzerinde bir korku ve baskı mekanizması kurularak ezilen emekçilerin kendi mücadelelerinin kazandırdığı özgüven yok edilmeye çalışılmaktadır.

Hâkim sınıfların askeri, ideolojik, politik, ekonomik, sosyal ve psikolojik saldırılarla devrimci saflarda tasfiye, imha sürecini hızlandırdığı günümüzde örgütlü mücadele ısrar edenlere verilen mesaj açıktır.

Her saldırı, baskı ve şiddet, hakların meşruluğuna ve halkların demokratik ve fiili, meşru mücadelelerine ilişkindir. Mevcut tutuklama, baskın ve gözaltılar da bu saldırı konseptinin yüzyıllardır değişmeyen araçları olmaya devam ediyor, edecektir.

Kürt Ulusuna Tasfiye ve İmha; Türkiye-Kuzey Kürdistan Halklarına, Boğazlaşma Dayatılıyor!

Kürt ulusunun onurlu ve haklı mücadelesi, “Kürt açılımı” ve “demokratikleşme” yalanlarıyla manipüle edilmeye ve azgın saldırılarla birlikte sindirilmeye, yok edilmeye çalışılıyor.

Cumhurbaşkanı Gül’ün “Kürt sorununda iyi şeyler olacak” dediği ve “açılımın” işaret fişeğini ateşlediği günden buyana binlerce Kürt yurtsever gözaltına alındı ve tutuklandı.

Süreç boyunca devam eden çatışmalarda ve saldırılarda onlarca kişi yaşamını yitirdi.

Ülkenin farklı yerellerinde ise ırkçı, faşist unsurlar devreye sokularak Türk ve Kürt kitleler arasında boğazlaşma provaları, linç kampanyaları örgütlendi.

Son olarak, Kürt ulusal hareketinin demokratik, meşru mücadele platformundaki temsilcisi Barış ve Demokrasi Partisi (BDP), Yüksek Seçim Kurulu (YSK) marifetiyle, 12 Haziran 2011genel seçimlerinden elenmek istendi.

Kürt ulusunun kararlı ve direngen tutumuyla boşa çıkarılan bu saldırı dahi, bir önceki meclis döneminden daha da gerici bir saldırı konseptinin yürürlüğe gireceğinin en açık kanıtı olarak ortaya çıkmaktadır.

Kurtuluşumuz, Sandıkta Değil, Devrimdedir! Halkın Haklı Davasına Karşı Sorumlu Tutum ve Doğru Politik Tavır BOYKOT’tur!

Emperyalist-kapitalist hâkim dünya sistemi içerisinde, bu gerici düzene yarı-sömürge ve yarı feodal ekonomik ve toplumsal yapısıyla bütünleşmiş ülkemiz; Türk komprador büyük burjuvazisi ve toprak ağaları sınıfının azgın sömürü ve zorbalık politikalarının cenderesinde adeta can çekişmektedir.

Hükümetler, düzen partileri bu büyük emperyalist sermaye tekelleri tarafından kurulmakta, aralarında ittifaklar sağlanmakta ve bir bütün olarak Türk devlet sistemi idare olunmaktadır.

Faşist diktatörlüğün hüküm sürdüğü ülkemizde, meclis, ezilen, sömürülen halk yığınları yararına dünden bugüne tek bir yasa çıkarmak bir yana; tam tersine her seçim süreci sonrası şekillenen yeni yapısıyla birlikte “özgürlükler” ve “demokrasi” aldatmacaları eşliğinde daha fazla sömürü ve zulüm yasalarını çıkarmış ve onaylamıştır.

Halkın örgütlü gücü dışında, halk yararına en ufak bir hak kazanımının mümkün olmadığı ülkemizde, meclisin kendisini yenileme ve meşrulaştırma, kaybettiği itibarını toparlama işlevi gören genel seçimler, günümüzde de aynı işlevini sürdürmektedir.

Genel emekçi kitle hareketlerinin dinamizm içerisinde olduğu ve fakat dağınık ve esas olarak da devlet güdümlü sendikaların denetiminde olduğu; devrimci ve demokratik halk güçlerinin, meclis dışında geniş halk yığınlarının desteğini almış, güvenini kazanmış fiili, meşru bir mücadele çizgisinden ve mevzilerinden uzak olduğu günümüzde, seçimlere katılım çağrısı yapmak, doğrudan bu gerici düzenin meşrulaştırılmasına katkı sunmak olacağı gibi halkın haklı davasının da “Yeni CHP” eksenli yaratılan yanılsamalara yönlendirilmesi anlamına gelecektir.

Burada, güncel objektif ve sübjektif koşullar altında, doğru devrimci tutum ve politika, emekçilere ve ezilenlere bıkıp usanmadan, var gücüyle, esas hedefe AKP, CHP ve MHP gibi düzen partilerini koyarak, tüm alanlarda sistemin ve seçimlerin teşhirini yapmaktır.

Emek ve Demokrasi Bloğu ile kimi demokratik siyasi partilerin bağımsız adaylar veyahut kendi adayları vasıtasıyla katıldıkları 12 Haziran 2011 genel seçimlerinin ve olası milletvekilliklerinin; daha önceki tecrübelerden de görülebileceği gibi halkın ve halkın haklı mücadelesi lehine katkı sunmaktan uzak kalacağı görülmektedir.

Ezilen ve sömürülen yığınlara, devrim propagandası yapmak, kitleleri kendi öz güçleriyle örgütlenmeye, demokratik, fiili, meşru kitle hareketleriyle hak alma mücadelesinde seferber etmek, günün doğru devrimci taktik politikası olarak kendisini dayatmaktadır.

Demokratik Haklar Federasyonu (DHF), Gücü ve Niteliği Ölçüsünde, Tüm Ülkede Yaygın Bir BOYKOT Çalışmasını Tüm Engellemelere ve Gerici Saldırılara Karşı Örgütlemiştir!

DHF, örgütlü olduğu beş bölgede ve bu bölgelere bağlı birçok yerelde (Edirne, İstanbul, Bursa, Çanakkale, Kocaeli, Denizli, Uşak, İzmir, Antalya, Adana, Mersin, Ankara, Eskişehir, Sivas, Zonguldak, Dersim, Elazığ, Urfa, Amed vd.) yaygın bir boykot faaliyeti yürütüyor.

Çalışmalar, büyük şehirlerde, yoksul emekçi semtleri ve atölyeleri hedeflerken; Dersim gibi yerellerde ise özellikle köylük alanlara ve ilçelere ulaşmaya çalışıyor.

Bu bakımdan, DHF’nin, kuşkusuz kendi örgütsel yaygınlığı ve gücü ölçüsünde, bilhassa işçiler, köylüler ve emekçiler cephesinden farklı politik duruşlara sahip geniş bir çevreyle iletişim halinde olduğunu söylememiz mümkün görünmektedir.

Hâlihazırda yoğun bir şekilde ilerleyen çalışmalarımızı değerlendirdiğimizde ise emekçiler ve ezilenler içerisindeki büyük çoğunluğun, sistem dışındaki çözümlere mesafeli bir ilgiyle yaklaştığını söyleyebiliriz. Bu kesim açısından, AKP hükümetinin belirli bir prestij ve güven kaybına uğradığı ve fakat buna mukabil bir diğer faşist, gerici unsur olarak “Yeni CHP”nin kendi kitle tabanını koruduğu ve kısmen genişlettiği söylenebilir.

Öte yandan, demokratik halk güçleriyle ilişkili kesimlerde ise reformist sistem içi iyileştirme beklentilerinin daha baskın durumda olduğu ifade edilebilir. Bilhassa Kürt ulusal hareketinin BDP eksenli Emek ve Demokrasi Bloğu’nun, meclisi hedefleyen çalışmalarının Kuzey Kürdistan illerinde ve bazı büyük batı şehirlerindeki semtlerde etkili olduğu görülmektedir.

DHF şahsında, devrimci, demokratik halk güçleriyle ilişkili olan ve genel toplam içerisinde de azınlığı oluşturan emekçi kesimler açısından ise boykot gibi mevcut sistemi teşhir ve red eden politikaların, kısmi bir karşılık bulduğu ifade edilebilir.

Birçok AKP’li, CHP’li ve hatta MHP’li olduğunu veyahut bu partilere/bu gibi gerici düzen partilerine ve reformist partilere veyahut Emek ve Demokrasi bloğuna oy vereceğini ifade eden emekçilerle birlikte, yüz yüze gerçekleştirilen görüşmeler, tartışmalar, halk toplantıları; kuşkusuz, DHF’nin ısrarcı bir biçimde yürütmeye gayret ettiği politik kitle faaliyetleri açısından son derece önemli tecrübeler olarak halkın haklı mücadelesi hanesine yazılmaktadır.

Bu anlamıyla, seçimler, emperyalizm uşağı gerici faşist diktatörlüğün kendisini yenileme, meşrulaştırma kaldıracı olmasına karşın, devrimcilerin, böylesi gerici süreçler karşısında politika geliştirme ve daha da önemlisi geniş kitlelerle kucaklaşma pratiğine önemli katkılar da sunmaktadır.

DHF, bugün dünyamızı tahakküm altında tutan emperyalist-kapitalist gerici dünya düzeniyle, ülkemiz gibi yarı-sömürge ve yarı-feodal sosyo ekonomik yapıya sahip faşist diktatörlük niteliğindeki gerici iktidarlar arasındaki ilişki ile ülkemizdeki mevcut işçi, köylü ve emekçi hareketi ile ezilen kesimler ve hakim sınıflar arasındaki ilişkiye bakarak bir BOYKOT politikası geliştirmiştir.

Bugün, sandığa gitmek veyahut TBMM içerisinde bağımsız milletvekilleri veyahut demokratik siyasi partiler nezdinde emek ve demokrasi savunusu mücadelesi vermek, bir yönüyle yukarıda izah ettiğimiz hâkim gericiliği bir kez daha meşrulaştırmak ve ona kan taşımak olacaktır.

Bu, sınıfa ve onun devrimci savaşına ihanettir. Bir diğer yandan ise bu gibi umutların ve beklentilerin bir önceki meclis döneminde ve TİP gibi reformist-revizyonist tarihsel örneklerden günümüze, sonuçsuz kalan pratikler olarak, geçersizliğini korumaktadır.

Burada asıl olan, farklı milliyet ve inançlardan işçilerin, köylülerin, emekçilerin ve ezilenlerin oluşturduğu kitle hareketlerinin genel seviyesi ve niteliği ile devrimci halk güçlerinin bu kitle mücadelesi içerisindeki sübjektif gerçekliğinin doğru analizini gerçekleştirmektir.

Burada hataya düşmek, ne yazık ki bugünden yarına, geriletilen, reformizm ve yasalcılık kulvarına hapsedilmek istenen devrimci savaş gerçekliğini yıkmak, bilinçlerden kazımak ve reformizm illetini Yeni Demokrasi güçlerine yedirmek anlamına gelecektir.

DHF’nin, bu devrimci politik duruştan hareketle, bundan sonrasında 2011 genel seçimleri söz konusu olduğunda, “BOYKOT” politikasını deklare eden birkaç siyasal hareketten biri ve fakat bu deklarasyonu afişle, bildiriyle, broşürle, halk toplantılarıyla, ev ziyaretleriyle kapı kapı kitlelere götüren tek hareket olarak anılacağı ise kesindir.

Dolayısıyla TBMM bünyesinde birtakım iyileştirmeler ve dahi “sosyalist umutlar” (!) güden reformist kesimler ile en sık şekilde faaliyet alanlarında yüzleşen ve bazen de karşı karşıya gelen tek devrimci hareket de DHF olmaktadır.

DHF, kuşkusuz, halk içi çelişmelerin şiddet olmaksızın çözümünü savunmakta ve ideolojik mücadeleyi bu kesimlere karşı da yükseltmektedir.

Bunun karşılığı kimi zaman ideolojik olarak kısır ve üslup olarak başarısız ve geri “eleştiri” yazıları olabildiği gibi kimi zaman da en son birkaç gün önce Dersim’de görüldüğü üzere kontra-bildiriler şeklinde, doğrudan halk düşmanlarının saldırısı şeklinde olmaktadır.

Devrimci bir gücün, uzun yıllardan sonra özlenen ve olması gereken politik kitle faaliyetleriyle geniş halk kitlelerine kendi mütevazı ve fakat inatçı çalışmalarıyla ulaşması, kimi reformist çevreleri ve halk düşmanlarını öylesine tedirgin etmekte ve kızdırmaktadır ki DHF’yi, CHP gibi gerici faşist bir partiyle birlikte çalışmak gibi akla izana sığmayacak ithamların öznesi haline getirilmek istenmektedir. Ya da doğrudan kontra odaklardan çıktığı aşikâr olan ve büyük provokasyonlara hazırlık mahiyetinde olan bildiriler dağıtılmakta temsilcilerimiz ve faaliyetçilerimiz, kurumlarımız açıkça hedef gösterilmektedir.

Kurtuluşumuz, ABD ve AB emperyalizminin vesayetindeki mecliste değil, işçinin, köylünün, emekçinin ve ezilenin devrimci mücadelesindedir!

Kurtuluşumuz için düzeni ve onun seçim aldatmacasını BOYKOT ediyoruz!