| İbrahim Kaypakkaya Ölümsüzlüğünün 36. Yılında Düşünceleri ve Mücadele Pratiğiyle Ezilenlere Yol Göstermeye Devam Ediyor! |
|
Demokratik Haklar Federasyonu
Kaypakkaya’yı anmanın, Kaypakkaya’yı var eden ideolojiyi kavramak, kavratmak ve buna uyarlı bir pratik geliştirmekle gerçek anlamını bulacağı inancındayız. Kaypakkaya’yı ortaya çıkaran tarihsel koşulları irdelemek ve doğru sonuçlar çıkarmak bugüne önemli teorik ve pratik dersler sunacaktır. Zira Kaypakkaya, ülkemizi kuşatan birçok soruna kafa yormuş, devrimci hareketin çeşitli açmazlarına karşı amansız bir mücadele yürütmüş ve en nihayetinde tüm bu meseleleri doğru bir çizgiyle birleştirebilmek için yoğun bir faaliyete girişmiştir. Devrimci hareketin Kaypakkaya şahsında öğrenmesi ve aşması gereken birçok yetersizliğinin olduğu kanaatindeyiz. Dolayısıyla anmalarımız “geçmişi yâd eden” anlatılar şeklinde değil; dünya ve ülke tarihini, güncel gelişmeleri, sınıf mücadelesinin sorunlarını vb. gelişmeleri tartışan ve Kaypakkaya’yı bu bütünlük içerisinde var eden bir içerikte olmalıdır. Kaypakkaya’nın günümüzde yaşanan birçok soruna ışık tutan fikirleri ancak böylesi bir kavrayışla geniş kesimlere taşınabilir. Kaypakkaya ve Kaypakkaya’yı Ortaya Çıkaran Tarihsel Koşullar... Önderler, sınıf mücadelesinin kendi seyri içinde, iradi bir müdahale olmaksızın doğmazlar. Kendiliğinden mücadele içerisinde proleter devrimci bilince ulaşılamaz. Önderler, sınıflı toplumun ve eşitsiz gelişmenin zorunlu bir yansıması olarak, sınıfsız toplum mücadelesinin önemli bir silahıdırlar. Böyle bir silah olmanın eşik noktası, kriteri; Marksizm-Leninizm-Maoizm bilimiyle donanmış olmak, diyalektik materyalizmin ışığında yaşama iradi müdahalede bulunmak, çevremizdeki her bir olgu ve olayı, kişiyi bilimsel bir eleştiriye tabii tutarak tarihsel ilerleyişin hizmetinde olmaktır. Proletaryanın ortak evrensel ideolojik temeli olan bu bilimle donanmadan ve her somut koşula yaratıcı bir tarzda uygulamadan tarihsel önderler olunamayacağı gibi, sınıfsız toplum projesi de ete-kemiğe büründürülemez. İşte İbrahim Kaypakkaya, proletaryanın biliminin her bir somut şarta uyarlanması sonucunda ve bu uygulamanın içinde bulunulan tarihsel koşullara uygunluğu ile sürekli ilerleyen ve Büyük Proleter Kültür Devrimi ile yeni bir nitel aşama olan Maoizm'in coğrafyamızdaki manifestosu olarak ülkemiz ve dünya mücadele tarihine geçmiştir. Evet, Kaypakkaya; dünya ve ülkemizde muazzam devrimci fırsatlar, dünyada muhteşem bir ilerleyiş içinde olan proleter dünya devrim dalgası atmosferi içerisinde biçimlendi, gelişti, komünist bir önder olarak realite kazandı. Büyük Proleter Kültür Devrimi'nin yarattığı Maoizm'i kendisine kılavuz edinen Kaypakkaya, ülkemizde yeni ve nitel tarihi bir çığır ve önder olarak sahneye çıkıyordu. Marksizm, bilimin Marks seviyesindeki tekrarı ile temsil edilemez, Leninizm de öyle... Proletarya biliminin başlıca içeriği yaşayan canlı özüdür. Bir dogma değil, bir eylem kılavuzudur. Mao; Marks ve Lenin'in yaşamadıkları yeni koşullarla karşı karşıya idi. Bunların en başta geleni; sosyalizmdeki geri dönüşler olgusuydu. Mao; Marksizm-Leninizm'e dayanak bu olgunun sebeplerini tahlil etti. Komünizme yürüyüşte çözüm olarak tekrar tekrar yapılması gereken kültür devrimlerinin tayin edici rolüne işaret etti, siyasetin daima kumandada olması gerektiğinin altını çizdi. Marksizm-Leninizm böyle savunulup uygulanabilirdi, dünya devriminin kumandasına böyle taşınabilir, proletarya ve ezilen halklar ile uluslar ancak bu şekilde özgürlüklerine ve ulaştırılabilir, sınıfsız toplum projesi ancak bu şekilde başarılabilirdi. Proletarya biliminin Maoizm ile ulaştığı seviye sonucunda proletaryanın ve halk kitlelerinin gerçek kurtuluş projesi olan sınıfsız toplum projesinin yaşama geçirilmesinin dönemeçleri yeniden tanımlanmıştır: Proletarya diktatörlüğü altında tüm sosyalizm dönemi boyunca varlığını sürdüren uzlaşmaz sınıf çelişkilerini, proletarya ile burjuvazi arasındaki sınıf savaşımının sürdüğü gerçekliğinden hareketle siyasal mücadelenin daima merkezde olduğu kültür devrimleri vasıtası ile kesintisiz bir mücadele yürütülmesi. Üretim araçlarının mülkiyetinin sosyalist dönüşümünün gerçekleştirilmesi ve ilerletilmesiyle birlikte, geriye dönüşün olmayacağını ya da "çok zor bir ihtimal" olduğunu söyleyenlerin teorilerini yaşanan geriye dönüşler ıskartaya çıkartmıştır. Bu noktada Marks'a dayanmaya çalışanlar, çok açıktır ki proletarya biliminin sürekli ilerlediği, yaşadığı ve canlı bir eylem kılavuzu olduğu, her bir yeni çelişkinin karşısında yeni bir ilerlemeye uğrayacağı temel gerçekliğini ve dolayısıyla Marks'ı anlamaktan uzaktırlar. Bilindiği gibi Marks, kendi döneminde gayet isabetli bir şekilde sosyalizmi gelişmiş kapitalist ülkelerde, Avrupa'nın birçok ülkesinde birlikte ya da ard arda gelecek biçimde tasavvur ediyordu ve bu teori o günün verili koşullarıyla örtüşmekteydi. Fakat her şey gibi üretim ilişkileri ve bunun yarattığı devlet, iktidar biçimi de sürekli bir hareket ve değişim halindedir. Marks dönemindeki hâkim üretim biçimi olan kapitalist üretim biçimi ve bunun yarattığı kapitalizm de her şey gibi içerisinde karşıtını barındırıyordu, sınırsız çelişkinin bir arada bulunmasından meydana geliyordu. Bu çelişkilerin çatışmasıyladır ki, kapitalizm ilerleyerek son aşaması olan emperyalizme evrilmiştir. Emperyalizmin tarih sahnesine çıkmasıyla birlikte Marks'ın yukarıda ifade ettiğimiz döneminin gerçekliği ile örtüşen teorisi yeni koşullarla karşı karşıya kalıyor, bu hususta çözülmeyi bekleyen yeni bir çelişki baş göstermiş oluyordu: Emperyalizm çağında devrimlerin nerede patlak vereceği. İşte burada Lenin'in emperyalizm tahlili ve bu tahlilin üzerinden yükselen devrimin ilk olarak, emperyalist-kapitalist sistemin zayıf halkaları olan sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde patlak vereceğini tespit ederek bu çelişkiyi çözümlüyor, bu teorisini Çarlık Rusya’sında proletaryanın iktidarı tesis ederek doğruluyordu. Gelişmiş kapitalist ülkelerde ve birçoğunda değil de Rusya gibi ülkelerde sosyalizmin inşasının gündeme gelmesi, geri dönüş tehlikesinin iktisadi temelinin daha kuvvetli olmasına yol açıyordu. Bu, dezavantajdı. Ancak sorun salt ekonomik gelişmenin seviyesi çerçevesinde ele alınamaz. Yeni burjuva tehlike, kilit önem taşıyan üst yapıdan kaynaklanan burjuvazinin, iktidarı ele geçirmesini ifade edecekti. Bu açıdan tehlike, esas olarak eskiden zannedildiği gibi eski sömürücü sınıflardan ziyade yönetim içerisinde türeyen ve temeli bizzat sosyalizmin toprağında mevcut olan yeni burjuvaziden geliyordu. Sosyalizm sınıfsız, çatışmasız, çelişmesiz bir toplum değildi. Uzlaşmaz çelişkilerle dolu ve bunlardan kaynaklanan şiddetli mücadeleyi içeren bir geçiş dönemiydi. Mülkiyet ilişkilerindeki dönüşüm, gerçek anlamda bir toplumsallaşma değil, emekçiler adına, onların yöneticilerinin kontrolünü içeriyordu. Dağılımı yine burjuva hukuk prensibi düzenliyordu: Herkese emeğine göre. Bununla eşitsizliğin gerçek anlamda son bulması mümkün değildi. Üretim araçlarının mülkiyetinin dönüşümü, sosyalizmde üreticilerin kendi aralarındaki, üreticilerle yöneticiler arasındaki ilişkilerde var olan problemlerin kesin olarak halletmiş olmaktan uzaktı. Tüm bu sorunlar, sosyalizmde proletarya-burjuvazi çelişmesinin, mülkiyet ilişkilerinin söz konusu dönüşümüne rağmen devam edeceğinin iktisadi temelini anlamak için yeterliydi. Proletaryanın iktidarda olması, yeni burjuvaziye karşı bir barikattı. Ama geri dönüş tehlikesinin ortadan kalkmış olması anlamına gelmiyordu. İktidarda proletarya olsa da, devletin-proletaryanın örgütünün kendisi bir problem teşkil ediyordu. Komünizme ulaşmak için zorunlu birer araç olsalar da, komünizm açısından bunlar "burjuvazinin-burjuva devlet" anlamında burjuva bir yön de içeriyorlardı. Bu açıdan proletaryanın örgütü ve devlet iktidarının kimin elinde olduğu, nasıl ele alındığı, siyasi-ideolojik çizginin ne olduğu meseleleri kilit önem taşımaktaydı. Çizgi, toplumu komünizme doğru yönlendiremiyor, var olan çelişmeleri emekçiler lehine çözmek için geriletmiyor, devlet ve proletaryanın örgütüne ihtiyacı azaltarak emekçileri öncüleştirmiyor, iktidarı komünizme gidiş için topluma yayamıyorsa sorun var demektir. İktidar, proletarya ve komünistler için üzerine yatılacak bir rant alanı değildir, olamaz. İktidar, komünizm için emekçi yığınların seferber edilmesinin aracı olarak kullanılır, kullanılmak durumundadır. Elbette proletarya iktidarı, proletarya partisinin tekeli değil, yönetici bir güç olarak proletaryanın örgütünün önderliği aracılığıyla iktidarın emekçi kitleler tarafından icraa edilmesidir. Ne adına olursa olsun, emekçiler toplumu kontrol, haksızlıklara isyan etme, devrimi sürdürme hakkından mahrum bırakılamazlar. Devrimi anlamayanlar, proletaryanın bilimini kavrayamayanlar ve tarih tünelinin içinde hapsolmuş bugüne çıkamayanlar devrimi basit bir yer değiştirme, iktidarı ise kutsal bir araç olarak görürler. Sosyalizmdeki sınıf çelişkilerinin uzlaşmazlığını ve devrimi sürdürmenin kaçınılmazlığını, siyasi mücadelenin ekonomiye de kumanda etmesi gerektiğini göremezler. Bu görememenin temelinde, yukarıda da izah ettiğimiz üzere proletarya bilimi olan Marksizm'in Leninizm ve son olarak Maoizm aşamasına ulaştığı gerçekliğini kavrayamamak yatmaktadır. Başka bir deyişle proletarya biliminin ulaştığı Maoizm seviyesi kavranmadan, uygulanmadan, temsil edilmeden sınıfsız topluma ulaşmak mümkün değildir. İşte İbrahim Kaypakkaya bu derslerle silahlanmış büyük bir önder olarak, proletarya biliminin ve koşulların gelişmiş olmasının ayırdında idi ve tam da bundan ötürü ülkemiz devrim mücadelesine proletarya biliminin üçüncü aşaması olan Maoizm'le iradi müdahalede ve önderlikte bulunuyordu. Bu gerçeklikten hareketle, Maoizm'i inkâr eden ve fakat Kaypakkaya'yı yücelten kesimlerin tutarsızlıklarına da dikkat çekmek gerekiyor. Dikkat çekmek gerekiyor zira Kaypakkaya'yı ülkemizdeki berrak kopuşun adı yapan, onun kendisine kılavuz edindiği Maoizm'dir. Bunun içindir ki, Maoizm anlaşılmadan Kaypakkaya anlaşılamaz, Maoizm sahiplenilmeden Kaypakkaya sahiplenilemez. Evet, Kaypakkaya ülkemiz devrim tarihinde yeni bir nitel çığırdır. Ülkemiz, ilk olarak Ekim Devrimi'nin coşkusu ile 10 Eylül 1920'de Bakü'de, Mustafa Suphi önderliğinde kurulan Türkiye Komünist Partisi şahsında komünist bir parti ile tanışıyordu. Ne var ki Suphi önderliğindeki TKP, komünist niteliğine rağmen bir dizi ciddi hatayı da bünyesinde taşıyordu. TKP, Komüntern'in de mesulü olduğu bir bakışla, Kemalizm'in Türk komprador-feodal karşı devrimci özünü göremiyor, ona ilerici bir paye biçiyordu. Bu yanılgı, devrimin sorunları ve görevleri noktasında TKP'yi ciddi hatalara ve zayıflıklara savuruyordu. Ezilen ulus ve azınlıklar meselesinde de sağlam bir program ifade edilmiyordu. Dönemin koşulları, hareketin genç ve tecrübesiz oluşunun yarattığı sınırlamalar, ciddi bir faktör olsa da, hataları ortaya koymamayı, kapmamayı gerektirmez. Nitekim söz konusu hatalar TKP'ye ve ülkemiz devrim hareketine pahalıya mal olmuştur. Mustafa Suphi ve yoldaşları Kemalistler tarafından hile ve entrikalar ile Karadeniz'de katledildiler. Mustafa Suphi sonrasında TKP'nin başına geçen Şefik Hüsnü ve ekibi, TKP'yi reformizmin, revizyonizmin ve sosyal şovenizmin bir mevzisi haline getirdiler. Yakup Demir ve İsmail Bilen kliğinin önderliği döneminde ise TKP, artık Sovyet Sosyal Emperyalizmi'nin bir kuklası olarak hayatını sürdürüyordu. Kısacası Mustafa Suphi'den sonraki 1970'lere dek uzanan 50 yıllık dönem, ülkemiz devrim tahinde sınıf işbirlikçiliğinin, reformizmin, burjuva kuyrukçuluğunun, şovenizmin sultasında geçti. 1970'lerde Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan önderliğindeki iki devrimci hareketin ihtilalci çıkışları, pasifizme bir meydan okuyuştu. Ne var ki, bu devrimci çıkışlar ideolojik-siyasi çizgi olarak komünist bir güzergâhta değildi. Mao Zedung önderliğinde modern revizyonizme karşı sürdürülen Büyük Proleter Kültür Devrimi'yle doruğa ulaşan mücadele, dünyadaki bütün devrimci hareketleri ve önderleri etkilediği gibi Mahir Çayan ve Deniz Gezmiş'i de etkiliyordu. Ancak bu mücadelenin çizgisini özümseyemiyorlar, bu çizgi ile bütünleşemiyorlardı. Modern revizyonizmden radikal olarak kopamıyorlar, hayırhah bir pozisyon sergiliyorlardı. Deniz Gezmiş Kemalizm'e övgüler dizip, orduya ilericilik payesi yüklerken; Mahir Çayan ise Kemalizm’i küçük burjuvazinin en radikal sol kanadının ideolojisi ve hareketi, dolayısıyla milli bir devrim olarak görüyordu. Bu nedenle de düzenden köklü bir kopuşu yakalayamıyorlardı. Kuşkusuz ki bunların da temelinde ideolojik yetersizlikler ve çizgi hataları yatıyordu. Yine buna bağlı olarak demokratik devrimin özü, görevleri, müttefikleri ve hedefleri gibi konularda hatalı çizgi aşılamıyor, Kemalizm'le olan dirsek temasları önlenemiyordu. Kastrocu-Gueveracı çerçevede kalınıyordu. Mao'yu savunduğu öne süren TİİKP ise, reformist sağcı çizgide yürüyordu. Kaypakkaya, TİİKP'nin sağcı, reformist hattına karşı amansız bir ideolojik mücadele yürüttü. TİİKP hatalarında diretiyor ve bu hatalarını derinleştiriyordu. İflas olmazlıkta ısrar eden, revizyonist-oportünist TİİKP'ye karşı sürdürülen ideolojik mücadelede yeni bir sayfa açıldı. Kaypakkaya’nın bu çıkışı ile şoven, reformist, revizyonist her türden burjuva çizgi temelinden dinamitleniyordu. Revizyonizmden, Kemalizm'den kopamadıkları için burjuva-feodal düzeni aşamayan "sol"culuğun aksine, ülkemiz devriminin asgari ve azami sorunları, programatik düzeyde sağlam bir zemine oturtulmuş, bu teoriyle tamamen bütünleşen bir pratik hat örülmüş oluyordu. Büyük Ekim Devrimi, emperyalizm ile proleter devrimler çağını açmıştı. Bu çağla birlikte sömürge ve yarı-sömürgelerde emperyalizme ve uşaklarına karşı sürdürülmesi gereken Yeni Demokratik Devrim mücadelesi, eski burjuva demokratik devrimlerin tersine proleter dünya devriminin bir parçası haline gelmişti. Mao, proletarya bilimini bu konuda da nitel katkılarıyla zenginleştirdi. Bizzat önderlik etti. Çin demokratik devriminin tecrübeleriyle, teoriyi bu konuda da yeni bir aşamaya ulaştırdı. Mao Zedung'un, demokratik halk devrimi ve demokratik halk iktidarı öğretisini derinden kavrayan Kaypakkaya, bu öğretiyi ülkemiz koşullarına yaratıcı bir şekilde uyarladı. Ülkemizin emperyalizme bağımlı yarı-sömürge yarı-feodal bir ülke olduğunu tespit etti. Emperyalizm-komprador bürokratik kapitalizm ve feodalizmin devrimimizin önündeki en büyük engeller olduğu gerçeğinden hareketle, devrimimizin proleter sosyalist değil, yeni demokratik devrim olacağını, çözülmesi gereken öncelikli görevlerin anti feodal, antiemperyalist karakter taşıdığına işaret etti. Böylesi bir görevi yerine getirecek olan ülkemiz yeni demokratik devriminin sosyalizme bir basamak yapılması gerektiğini ve buradan komünizme yürünmesi gerektiğini bir an dahi as geçmeyen bütünlüklü ve tutarlı bir teorik senteze imza attı. Ülkemizdeki baş çelişmenin feodalizm ile ezilen geniş halk kitleleri arasındaki çelişki olduğunu ve proletarya ile burjuvazi arasındaki çelişkinin ancak feodalizmi tasfiye edecek olan yeni demokratik devrim sonrasında netleşeceği, olgunlaşacağı, keskinleşeceği ve çözüleceğine dikkat çekti. Emperyalizm'in ülkemizdeki sosyal kaynaklarının tasfiye edilmesinde de feodalizmle halk kitleleri arasındaki çelişmenin çözümünün tayin edici rol oynadığını ortaya koydu. Özü toprak devrimi olan demokratik halk devriminin, aynı zamanda anti-faşist ve anti-emperyalist bir mücadele olduğunun altını çizdi. Kürt ulusunun ülkemizde ezilen bir ulus gerçekliğine işaret eden Kaypakkaya, Suphi TKP'sinin, Çayan'ın ve Gezmiş'in de dâhil olduğu devrimci-komünist güçlerin-önderlerin ülkemiz somutundaki bir diğer kritik eksikliğini giderdi ve Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını ilk kez somut olarak dillendiren isim oldu. Kaypakkaya sadece ülkemizdeki Kemalizm, Kürt ulusu, ülkemiz devriminin niteliği, ülkemiz tarihinin bilimsel bir analizi, ülkemiz tarihinin halk kitlelerine ait ilerici-devrimci tüm öğelerinin sahiplenilmesi ve gerici her türlü öğenin reddedilmesi ile bir kopuş sağlamadı. O, aynı zamanda Komüntern'in Kemalizm konusundaki hatalı belirlemelerini masaya yatırdı, hatalı olduğunu ortaya koydu ve ülkemiz devrimci hareketini bu hastalıktan kurtardı. Bu ve daha birçok meselede ülkemiz tarihinin hatalarına neşter vurduğu ve köklü bir kopuş sergilediği, bayrağında en ufak bir leke bırakmayan Kaypakkaya'nın görmezden gelinmesi, gizlenmesi tam da bu nedenledir. Gizliyorlar, çünkü korkuyorlar. Gizliyorlar, çünkü Kaypakkaya'yı kendilerine bağlayacak en küçük bir zaaflı belirlemesi yok. Gizliyorlar, çünkü Kaypakkaya'nın kitlelere biçtiği rolün kitleleri kucaklayacağını biliyorlar. Kaypakkaya’nın Bağımsızlık ve Yeni Demokrasi Mücadelesine Yaptığı Katkıların Rehberliğinde Demokratik Haklar Mücadelesini Yükselteceğiz! Ülkemizin, sosyal ve ekonomik yapısı onlarca yıldır çeşitli sorunlara ve bu sorunların yarattığı çatışmalara tanık oldu/ oluyor. İşçi ve emekçilerin ezilmesine; emeğinin ve geleceğinin yok edilmesine dayanan bu sistemin karakteri, Kaypakkaya’nın yazılarında berrak bir şekilde ortaya konmuştur. Dün olduğu gibi bugün de, işçi ve emekçilerin alın terleri üzerinden zenginleşen bir avuç “mutlu azınlık” iktidarlarını devam ettirmek için her türlü yollara başvuruyor. Neredeyse her on yılda bir darbelerle, ekonomik ve sosyal krizlerle sarsılan ülkemiz, sömürü düzeninin yarattığı bunalımların faturasının işçi ve emekçilere kesildiği; halkın en basit taleplerinin dahi baskıyla karşılandığı ve eğitim ve sağlık gibi en temel haklarının ellerinden alınmaya çalışıldığı; TEKEL'inden TELEKOM' una kadar sayısız kuruluşun talan edildiği süreçlerden geçti. Ekonomik krizin gittikçe derinleştiği şu günlerde artan işsizlik ve yoksullaşma işçi ve emekçileri bekleyen “geleceksizliği” gösteriyor. Böylesi koşullardan geçerken halkın mücadele tarihini, gerçek demokratik bir düzenin yaratılması mücadelesinde ölümsüzleşen devrimci önderleri ve bütün isimsiz kahramanları sahiplenmek; bu mirası geliştirmek ve büyütmek daha bir önem kazanıyor. Sömürü düzeninin "suç ve suçluyu övme" gibi gerici yasalarla ezilenlerin mücadele tarihini ve değerlerini “suçlu” ilan etmesi ezenlerin binlerce yıllık korkularının ifadesidir. Bu saldırılarla, işçi ve emekçilerin zorlu mücadelelerle kazandığı demokratik hak ve özgürlükler geri alınmaya çalışılıyor. İşçilerin, köylülerin, memurların, gençlerin, kadınların; Kürtlerin, Ermenilerin; Alevilerin ve toplumun değişik kesimlerinin karşı karşıya kaldığı saldırılar aynı gerici kaynaktan beslenmektedir. Demokratik Haklar Federasyonu (DHF), ezilenlerin mücadele tarihini ve bu tarihin önemli parçalarından olan devrimci-komünist önderleri anmanın-yaşatmanın suç olmadığını bu vesileyle bir kez daha ilan etmektedir. Kaypakkayaları sahiplenmek “suç” değildir! Meşru ve en temel haktır! Çünkü Kaypakkayalar şahsında “suçlu” ilan edilen işsizliğe, yoksullaşmaya, sömürüye, adaletsizliğe, ulusal eşitsizliklere, baskılara, katliamlara ve çeşitli saldırılara karşı çıkmaktır! Kaypakkayalar şahsında “suçlu” ilan edilen ezilen milyonlardır, ezilenlerin örgütlenme hakkıdır! DHF, Kaypakkaya’nın bağımsızlık ve yeni demokrasi mücadelesine yaptığı katkıları sahiplenmekte ve bu katkıların yol göstericiliğinde demokratik haklar mücadelesini yükseltme kararlılığındadır. Ülkemizde bir çığır açan, ülkemiz halklarının kurtuluşu için doğru rotayı çizen ve pratik olarak bunun mücadelesini verirken tutsak düştüğünde işkencede kahramanca bir direniş sergileyen Kaypakkaya'yı katledilişinin 36. yıldönümünde saygı ile anıyor, tüm halkımızı sorunları etrafında örgütlenmeye ve her türlü hak gasplarına karşı demokratik haklar mücadelesini yükseltmeye çağırıyoruz. |





İşçi ve emekçilerin yaşadığı sorunlar, derinleşen ekonomik krizin dolaysız etkileri, Kürt ulusal sorununun yaşadığı açmazlar, burjuva feodal düzenin klikleri arasında yaşanan “iktidar” dalaşları, hâkim sınıfların Kemalizm ekseninde şekillenen çeşitli siyasal, sosyal, ekonomik vb. saldırıları Kaypakkaya’yı anlamayı ve fikirlerini güncel gelişmelere uyarlayarak geliştirmeyi zorunlu kılıyor.