| “İleri Demokrasi” ve “Özgürlükler” Maskeli Faşist Diktatörlüğe Karşı Görev; Örgütlü Mücadeleyi ve Devrimci Dayanışmayı Yükseltmektir! |
|
Demokratik Haklar Federasyonu
21. yüzyılın, yaşamakta olduğumuz bu ilk on yılında, tüm dünya “küreselleşmenin krizine” tanıklık ederken; emperyalist-kapitalist dünya sisteminin gerek ileri kapitalist ülkelerde gerekse ezilen dünyada, neo-liberal piyasa düzeninin ihtiyaçlarına göre hayata geçirdiği yeniden yapılan(dır)ma süreci içerisinde; 12 Haziran 2011 genel seçimleri; AKP hükümetiyle sürdürülen sürecin ve yakın geleceğimizde daha da kuvvetle hissedilecek olan sömürü ve zorbalık politikalarının devamlılığında önemli bir basamağı da işaret etmektedir. Her halükarda, emperyalist-kapitalist dünya gericiliğine göbeğinden bağımlı ülkemiz ağalar ve patronlar sultasının, her yeni seçimle birlikte değişen “özgürlükçü” ve “demokrat” (!) çehresinin beceriksiz bir temsili olan meclis; özelleştirmelerin, köylülüğün tasfiyesinin, işsizleşmenin, geleceksizleşmenin, doğal kaynaklar ile emek gücünün emperyalizme peşkeş çekilmesinin ve başta Kürt ulusu olmak üzere, ezilen ulus, milliyet ve inanç kesimlerinin yaşadığı zulmün kaçınılmaz olarak yeniden sahneleneceği bir tiyatro işlevini yeni aktörleriyle birlikte sürdürmektedir/sürdürecektir. 12 Haziran 2011 genel seçimleri tablosuna bakarak, an itibariyle görünür olan yeni gelişmeleri ve bu bağlamda, Demokratik Haklar Federasyonu’nun (DHF) tüm baskı ve engellemelere karşı hayata geçirdiği BOYKOT politikasını şu alt başlıklarda irdeleyebiliriz: AKP: “Durmak Yok! Uşaklığa, Sömürüye, Zulme, Katliamlara Devam!” ABD’nin başını çektiği ve AB’nin destekçisi olduğu emperyalist kampın, adına Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) dediği işgal, ilhak, sömürü ve zulüm fırtınası, Ortadoğu halkları üzerinde kuvvetle esmeye, mazlum halkları kavurmaya devam ediyor. AKP, 2000’li yıllarda, işte bu büyük ve kapsamlı projenin ülkemizdeki ayağında, son derece etkili bir kuvvet olarak hükümet koltuklarına getirildi. Kamu kurumlarının ve kaynaklarının tasfiyesi ile yer altı ve yer üstü kaynaklarımız ile emek gücümüz üzerinde, bu projenin ortaya çıkardığı korkunç yağma ve talan, AKP’nin önemli görevlerinden yalnızca birisiydi. AKP, bir bütün olarak Türk devlet sisteminin, 21. yüzyılın emperyalist-kapitalist dünya düzeninin yeni ihtiyaçları doğrultusunda yapılandırılma sürecinin adı olarak; ülkemiz milliyetçi ve şoven kesimlerinin, neredeyse tüm bir 20. yüzyıl boyunca CHP’li klikler karşısında, burjuva-feodal siyaset düzleminde “merkez sağ” olarak da tabir edilen DP’li, MC’li, ANAP’lı, DYP’li, RP’li vd. yarı devletçi ekonomi politikalara sahip siyasi ve ekonomik çizgiden kesin bir kopuşu ve emperyalist-kapitalist dünya sistemine koşulsuz teslimiyeti ifade etmektedir. Bir ABD operasyonu olarak vücut bulan 2001 mali krizi akabinde, 1990’ların sonundan itibaren inşa çalışmaları sürdürülen AKP, 21. yüzyılın değişen emperyalist-kapitalist dünya dengelerine, Türkiye-Kuzey Kürdistan gibi son derece önemli bölgesel bir kuvvetin, bu sistem içerisinde yeniden yapılandırılarak öne sürülmesinin baş aktörü olarak burjuva-feodal siyaset arenasında yerini almıştır. AKP hükümeti, bir yandan geçmişten itibaren “merkez sağ”da konumlanan farklı burjuva ve feodal sermayedar kesimleri, giderek artan bir şekilde, kararlılıkla uyguladığı neo-liberal ekonomi politikaları ve hâkim sınıflar içerisinde estirdiği “dize getirme operasyonlarıyla” kendi ekseni etrafında toparlamış, bir diğer yandan ise kullandığı milliyetçi, muhafazakâr söylemlerle, geniş halk yığınlarını manipüle etmeyi ve tarikatlar gibi geleneksel kültürel yapılar dolayımıyla kendi etrafında kümelenmelerini sağlamıştır. ABD ve AB’nin aktif desteğinin yanı sıra yine bu emperyalist kuvvetlerin doğrudan güdümünde olan Gülen Tarikatı gibi emperyalizmle ilişkilerinde en gerici, bağnaz ve işbirlikçi kesimlerin katkılarıyla birlikte AKP; 20. yüzyıl boyunca emperyalizme sadakatle hizmet etmiş Kemalist CHP’li hükümetler ve CHP türevli koalisyon hükümetleri dönemlerinde, bir bütün olarak Türk devlet idari sistemine nüfuz etmiş CHP’li askeri ve sivil bürokrat yapıya karşı adeta savaş açmış ve kimi küçük duraksamalar dışında bu çatışmalardan zaferle ayrılmıştır. Gelinen aşamada AKP, yargı ve ordu kurumları gibi geriye kalan son çatışma alanlarında da inisiyatifi ele geçirerek, emperyalist-kapitalist dünya düzeninin ihtiyaç duyduğu yeni düzenlemeleri ekonomi, siyaset ve sosyal politika alanlarında büyük ölçüde sorunsuz şekilde hayata geçirebilme yeteneği kazanmış durumdadır. AKP, burjuva feodal hâkim sınıflar cephesinde yakaladığı hâkimiyet ve çoğunluğa yaslanarak, özelleştirmelere, kamu kurumlarının ve kaynaklarının tasfiyesine, yağma ve talana son hız devam ederek, ezilen emekçi yığınlar cephesinde topyekûn bir saldırıya geçmiş ve buna direnen emekçi kitlelere ve ilerici, demokrat, devrimci halk güçlerine karşı, dilinden düşürmediği “demokrasi”, “adalet” ve “özgürlükler” söylemlerine rahmet okutarak azgın bir terör ortamı yaratmıştır. Ne ki AKP, halk kitleleri içerisinde önemli tepkilere neden olan tüm sefalet ve zorbalık koşullarına karşın, 20. yüzyıl boyunca ezilen yığınlara kan kusturan CHP’li ve CHP türevli koalisyon hükümetlerinin baskıcı icraatlarının yaratmış olduğu tepkiyi havuzlamayı da başarmış görünmektedir. En nihayetinde AKP, 12 Haziran 2011’de: 1) ABD ve AB emperyalistleriyle stratejik uşaklık ilişkileri içerisinde inşa edilmiş olmasının ve bu bağlamda ekonomik, siyasi her türlü desteği büyük ölçülerde sağlamış olmasının, 2) Hâkim sınıflar cephesinde, büyük çoğunluğu kendi ekseninde toparlamış olmanın, 3) Cumhuriyet’in kuruluşundan günümüze, “merkez sağ” içerisinde farklı kliklere ayrışmış durumda olan muhafazakâr kitlenin siyasi temsilcilerinin, neo-liberal sürece uygun şekilde yeniden konumlandırılmalarının ve ANAP, DYP, RP gibi geri kalan partilerin fiilen tasfiye edilmiş olmasının, 4) Geride bırakılan yıllarda, AKP hükümetlerinin devlet bürokrasisi, kamu kaynakları, eğitim, sağlık, yerel yönetimler, dış ve iç ticaret kurumları içerisinde son derece etkili bir kadrolaşma sağlamış olmasının ve bu dolayımla büyük kitleler nezdinde bu kaynaklardan faydalanabilmenin, küçük çıkarları sağlayabilmenin ve AKP teröründen korunabilmenin yegâne koşulu haline gelmiş olmasının, 5) Toplumun diğer birçok kesiminde olduğu gibi, büyük sermaye gruplarının tekelinde olan “medya” sektöründe uygulamış olduğu baskı ve cebirle, yarattığı “tek seçenek AKP” söyleminin, “istikrar sürsün” yalanlarının geniş kitleler üzerinde etkili olmasının neticesinde, seçimlerden, seçmen kitlesinin % 50’sini havuzlayarak ayrılmayı başarmıştır. AKP hükümeti, şimdi, büyük bir hızla gündeme soktuğu “yeni anayasa” tartışmalarıyla birlikte, CHP ve MHP’yi de kendisine yedekleyerek, ülkemizin bir bütün olarak emperyalist-kapitalist dünya gericiliğine ekonomik, sosyal, siyasi ve askeri alanlarda entegrasyonunun, yani emekçiler ve ezilenler cephesinden, daha fazla sömürü ve zorbalık politikalarıyla sonuçlanacak bir süreci hayata geçirmek için düğmeye basmıştır. Söz konusu %50’lik kesimi oluşturan yurttaşlar içerisindeki emekçilerin ve ezilenlerin kaderi de kuşkusuz değişmeyecektir. İşten çıkarmalar, işsizlik, taşeronlaştırma, kölelik koşullarında çalışma, köylünün toprak kaybı ve uluslararası piyasalar karşısındaki iflası ve genel olarak hüküm süren sefalet koşulları ile azgın devlet terörü can yakmaya devam edecektir. Başta DHF olmak üzere, örgütlü halk güçlerinin, AKP hükümeti şahsında, ülkemiz ağalar ve patronlar sultasına ve onların halk üzerinde estirdikleri gerici teröre karşı en büyük görevi ise kitle hareketleri içerisinde daha güçlü, yaygın örgütlenmek ve demokratik halk hareketine kumanda ederek bu gericiliği alt etmek olmaya devam edecek ve bu kesimlere de ulaşmayı önüne bir hedef olarak koyacaktır! “Yeni CHP” ya da “Yeni Türkiye’nin Yeni Muhalefeti” (!) ABD ve AB emperyalistleri, 1990’ların sonlarından itibaren hazırlayarak işbaşına getirdikleri AKP hükümeti şahsında, geleneksel “merkez sağ” devlet idari yönetimini tasfiye ederek, sürece en uygun liberal, gerici ittifakı örgütlerken; beri yandan da CHP üzerinde çalışarak, tam da AKP hükümetinin zorba politikalarının halk kitleleri üzerinde belirgin bir tepkisellik ortaya çıkardığı koşullarda “Yeni bir CHP” ortaya çıkarmışlardır. Emperyalizm patentiyle malul “Yeni CHP”, dün olduğundan daha gericidir. AKP hükümetinin olası bir ekonomik krizle birlikte yakaladığı avantajı kaybettiği koşullarda, umutsuzca sandıklarda çare arayan geniş emekçi ve ezilen yığınların karşısına “gerçek demokrasi” ve “gerçek özgürlükler” vaadiyle, sosyal demokrasi sosuyla çıkarılacak yeni bir odak olarak adeta tazelenmiş ve yeni döneme uyarlanmıştır. Hâkim sınıfların yoz kültürünü sergileyen gizli kaset iğrençlikleriyle tezgâhlanan operasyonlarla CHP’de başlayan dönüşüm, bütünlüklü olarak, sistem içi gerici bir odağı 21. yüzyıl gerçekliğine ve ihtiyaçlarına uyarlanmasından başka bir anlam ifade etmemektedir. Zira “Yeni CHP”, tam olarak bir AKP kopyası şeklinde burjuva-feodal siyaset alanında zuhur etmiştir. CHP’nin tüm ekonomik ve sosyal vaatleri; ekonomik planda neo-liberal piyasaların istemleri doğrultusunda şekillenirken, sosyal planda öne sürdükleri projeleri ise AKP’nin başarısız bir kopyası olmuştur. Bu da kararsız durumdaki birçok kesimin, yine AKP’ye yönelmesinde belirleyici bir etmene dönüşmüştür. Örneğin Yeni CHP’nin “aile sigortası” projesi ile MHP’nin “Hilal kart” projesi, AKP hükümetinin son yerel seçimlerde buzdolaplarıyla, kömür çuvallarıyla ve yoksulluk yardımı adı altındaki sadaka siyasetiyle hayata geçirdiği kandırmacaların beceriksiz bir temsilidir. Dolayısıyla ezilen yığınların bir bölümü, hâlihazırda bu gibi karşılıksız projelerinden faydalandığı AKP’yi tercih etmiştir. CHP, AKP hükümetini gerek “yeni anayasa” politikasında; “Kürt açılımı” politikasında; Libya işgalindeki pratiğiyle, NATO politikasında; özelleştirmeler gibi neo-liberal ekonomi-politikalarında nüans farklarıyla taklit etmiştir. Bu durum, AKP etrafında gerek gönüllü olarak gerekse cebir yoluyla kümelenen burjuva-feodal sermaye kesiminde ve buna bağlı olarak medyadan, orta sınıflara kadar geniş kesimleri temsil eden toplumsal dinamiklerde, CHP’nin sınıfta kalmasına yol açmış ve AKP karşısındaki hükümet iddiasını geçersiz kılmıştır. Nitekim Kılıçdaroğlu ve CHP kurmaylarının ABD ve AB’yle gerçekleştirdikleri ısrarcı diplomasi trafiğinde CHP için öngörülen pozisyon da ABD idari sistemindeki gibi iki partili bir rejim içerisindeki muhalefet (!) pozisyonu olmuştur. Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın başkanlık sistemi hayallerini eleştirirken, aslında, tam olarak yerleşmeye çalıştığı pozisyon da bu olmuştur. Bunun için de yeni CHP, ezilen ve sömürülen kitlelerinin bütün özlemlerini ve hassasiyetlerini, ikiyüzlülükle kullanmaktan, sömürmekten geri durmamıştır. Bu durum, aynı zamanda, emperyalizmin Türk devlet sistemi ve burjuva-feodal siyaseti içerisindeki yeni düzenlemelerinde öngördüğü sistem içi sözde muhalefete biçilen rolün açık gerçeğini yansıtmaktadır. Ülkemiz sosyo-ekonomik ve siyasal yapısına göre emperyalistlerin isabetle CHP’de işbaşına getirdikleri “Dersimli” (!), “Alevi” (!), “Devrimci” (!) Kılıçdaroğlu tantanası, ne yazık ki gerçek devrimci bir seçeneğin henüz yeteri ölçüde güçlü, yaygın ve etkili olmamasından kaynaklı ezilen yığınlarda belirli bir yanılsamaya neden olmuş ve CHP oylarında nispi bir artış ortaya çıkarmıştır. Bunun en dramatik örneği de (ileride tekrar değineceğimiz üzere) Dersim’de ortaya çıkmıştır. Katliamlara uğratılan, sömürülen, ezilen, hor görülen, dili ve dini yasaklanan kesimler, sandıkta hemşerilerinden medet ummuşlardır. Şu günlerdeki “yeni anayasa” tartışmalarında da olduğu üzere yeni CHP’nin, AKP hükümetinin farklı renklerdeki ikiz kardeşi olduğu gerçeği, önümüzdeki her önemli ekonomik ve sosyal süreçte tekrar ve tekrar ortaya çıkacaktır. Halk güçleri, başta DHF olmak üzere, yeni CHP’nin gerçek yüzünü teşhir etmeye kararlılıkla devam edecek ve gerçek devrimci muhalefetin halkın örgütlü gücü olduğunu ve tek çözümün de onun devrimci kavgası olduğunu ısrarla ve inatla kitlelere götürmeye ve kitleleri örgütlemeye devam edeceklerdir. BDP ve Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloğu Kürt ulusal hareketi ise Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloğu üzerinden, birkaç yerel dışında hedeflerine ulaşmış, Kuzey Kürdistan’ın çoğu yerelinde ve Mersin, İstanbul gibi yoğun göçmen yoksul Kürt köylü nüfusun yaşadığı büyük şehirlerde, toplamda 36 milletvekili çıkararak önemli bir hamle gerçekleştirmiştir. Kürt ulusal hareketinin, 2000’li yıllarla birlikte, meşru, demokratik siyaset alanında BDP ve önceli olan DTP şahsında somutlanan kitlesel hamleleri ve Kürt ulusal sorununun bu düzlemde çözümüne dönük politikalarının Türk devletinin tüm baskı, tecrit, imha ve tasfiye saldırılarına karşın adım adım genişleyerek, kitleselleşerek ilerlemesi kuşkusuz tespit edilmelidir. 12 Haziran 2011 genel seçimlerinde öne çıkan en önemli olgulardan bir tanesi de Kürt ulusal hareketinin, mevcut sistem içerisinde, belli reformlar gerçekleştirmeye oldukça yaklaşmış olduğu gerçeğidir. Emek Partisi (EMEP), Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP), İşçilerin Sosyalist Partisi (SP), Emekçi Hareket Partisi (EHP), Devrimci Sosyalist İşçi Partisi (DSİP), Eşitlik ve Demokrasi Partisi (EDP), Katılımcı Demokrasi Partisi (KDP), Demokrasi ve Özgürlük Hareketi, İşçi Cephesi, Köz, Sosyalist Birlik Hareketi, Sosyalist Dayanışma Platformu, Sosyalist Gelecek Parti Hareketi, Toplumsal Özgürlük Platformu, Türkiye Gerçeği, Uluslararası İşçi Dayanışması Derneği ve Partizan, BDP’nin etki alanı ve inisiyatifi içerisinde yer alarak seçimlere girmişlerdir. (NOT: Bu platform içerisinde yer alan Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP) ile Devrimci İşçi Partisi (DİP), bloğun aday belirleme süreçlerini eleştirerek platformdan ayrılmıştır.) Hiç kuşkusuz, Kürt ulusal hareketinin inisiyatifi ve kitlesiyle birlikte vücuda gelen Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloğu, tüm bu bileşenleri ve seçimlerde elde ettikleri % 6.51’lik oy oranıyla, sistem dışı devrimci çözümlere en açık toplumsal kesimi işaret etmesi bakımından önemli bir değeri işaret etmektedir. Ancak beri yandan, bu bloğun, Türk devlet sisteminin emperyalist-kapitalist dünya gerici sistemine her zaman olduğundan daha fazla bağımlı olduğu ve buna uyarlı bir şekilde AKP ve CHP nezdinde önemli dönüşümler geçirdiği bir konjonktürde meclisi, seçimleri, sandığı, öz itibariyle de sistem içi olan ve Kürt ulusal sorunu odaklı bir çözüm fikriyatını, 12 Haziran 2011 genel seçimleri itibariyle temsil etmesi bakımından yanlış bir politik hattı temsil etmektedir. DHF, seçim sürecine yansıyan bu yanlışların “yeni anayasa” tartışmaları ekseninde, gerek BDP şahsında gerekse de bloğun kimi bileşenleri şahsında devam ettirileceğini düşünmektedir. AKP’nin “daha fazla özgürlük”, “demokrasi”, “sivil anayasa” vb. söylemleriyle gündeme taşıdığı ve Ekim 2011’de taslağını bitirerek geniş kesimlere açmayı planladığı bu tartışma yakın geleceğin belirleyici gündemlerinden birisi olacaktır. Bu süreç DHF’nin eleştirilerinin daha açık bir şekilde kavranmasına hizmet edeceği gibi, Kürt ulusal hareketinin ve devrimci-demokratik güçlerin çekilmeye çalışıldığı “düzen çukuruna” bir kez daha işaret edecektir. DHF, bu bilimsel sosyalist analiz hattında doğru şekilde konumlanarak, söz konusu demokratik halk güçlerinin oluşturduğu bloğu ideolojik olarak eleştirmekle birlikte, hayata geçirdiği BOYKOT politikasında, bu kesimlere karşı somut pratik bir yönelime girişmemiş ve genel seçim çalışmaları içerisinde doğrudan doğruya AKP’yi ve CHP’yi hedef almıştır. Dostlarımız, çok yakın bir gelecekte, tıpkı genel seçimlerin öngünlerinde olduğu üzere, (meclis bileşeni oldukları koşullarda dahi) yaşadıkları kitlesel gözaltı, tutuklama ve dahi katliam politikalarıyla ne yazık ki yeniden yüzleşecekler ve temsil ettikleri devrimci-demokratik halk inisiyatifi de kendi kurtuluşunu devrimci bir mücadele hattı içerisinde yeniden örecektir. DHF, bu blok içerisindeki bazı kesimlerden kendisine yönelen olumsuz tutum ve davranışlara karşın, ideolojik mücadelesini sürdürecek ve dostlarımız ile temsil ettikleri halk iradesinin gerek Kürt ulusal sorununda gerekse geri kalan ekonomik ve sosyal sorunlar kapsamında, yeni demokrasi perspektifiyle öne sürdüğü devrimci fikirlerin propagandasını ve örgütlenmesini gerçekleştirecektir. Türkiye Komünist Partisi (TKP), Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP) ve Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) Gibi Seçimlere Katılan Diğer Demokratik Siyasi Partiler ve Bağımsız Devrimci Sınıf Platformu (BDSP) Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloğu haricinde seçimlere parti olarak veyahut bağımsız adaylar dolayımıyla katılmayı tercih eden demokratik kurumları, siyasi partileri de kısaca da olsa değerlendirmek önemlidir. 500 bin boyun eğmeyen yurttaş arayışıyla seçimlere katılan, “siz hala babanızın partisine mi oy veriyorsunuz?” gibi adeta halkla alay eden ilginç sloganlarla seçim çalışmaları yürüten ve belki de ülkemiz seçim süreçlerinde bir ilk olarak “kimlerden oy istemediğini” açıklayan TKP; emperyalistlerin ülkemizde sürdürdüğü yoğun dönüştürme operasyonlarının hâkim sınıflar cephesindeki bir karşılığı olan 12 Haziran 2011 genel seçimleri tezgâhından, oy kaybederek ayrılmıştır. Kendisini yoğun bir değerlendirme sürecine aldığını deklare eden TKP; Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloğu gibi, böylesine gerici bir düzen içerisinde, emekçi ve ezilen kitlelerin örgütlü ve örgütsüz, kendiliğinden hareketlerine karşı, bu kuvveti sistem içerisinde havuzlamaya gayret eden ve bunda da hatırı sayılır bir mesafe kat eden tasfiyeci sürecin parçası olmuş ve kendi bulunduğu siyasi ve örgütsel platformda dahi oy kaybına uğramıştır. Bu oy kaybında CHP ve Kılıçdaroğlu faktörünün önemli bir etken olduğu tespit edilmelidir. Seçim çalışmalarını da “AKP karşıtlığı” üzerine oturtan TKP, CHP’yi utangaçça “eleştirmiş” fakat AKP’ye karşı bir mevzi olabilme ihtimalini de göz ardı etmeyerek CHP’ye fazlaca dokunmamıştır. TKP’ye göre kendisine oy vermeyen herkes sömürü düzenine boyun eğmektedir. Yine TKP’nin argümanlarıyla hareket edilecek olursa ülkemizde sadece 62 bine yakın boyun eğmeyen vardır. AKP’ye, CHP’ye, MHP’ye ve diğer düzen partilerine oy veren ezilenlerin; BDP’ye oy veren milyonların ve sandığa gitmeyen milyonların ise lafını etmeye bile değmez(!). Bu tutumlar sınıf mücadelesinden, güçler dengesinden, politik mücadeleden nasibini almamış reformist çizgi sahiplerinin kaçınılmaz olarak savruldukları yerdir. Yarın gidecekleri yer de farklı olmayacaktır. Çünkü onların ufku sandıklarla, meclisle ve düzenin sınırlarıyla maluldür. Bu nedenle milyonları birleştirme, örgütleme perspektifiyle hareket etmek yerine, sandık sonuçlarına bakarak ezilenleri sınıflandırmayı tercih etmektedirler. Bu eleştirilerimiz TKP ile benzer çizgide olan bütün kesimler için geçerlidir. ESP ise, Emek, Özgürlük ve Demokrasi Boloğu içerisindeki liste tartışmaları sürecinde bu bloktan çekildiğini açıklayarak, Kuzey Kürdistan illerinde bloğun adaylarını destekleyeceğini, geri kalan yerellerde ise seçimlere kendi bağımsız adaylarıyla gireceğini deklare etmiştir. Tasfiyeci sürecin devrimci ve demokratik halk güçleri içerisindeki en belirgin siyasi sonuçları arasında değerlendirilebilecek olan ESP, blok haricinde öne çıkardığı bağımsız adayları üzerinden ezilenlere ve emekçilere “ezilenlerin sosyalist iradesini meclise taşıma” şiarıyla birlikte, emperyalizme stratejik olarak bağımlı yarı sömürge ülke koşulları içerisinde, bu yanlış politikada ısrar etmiştir. BDP’nin bağımsız adaylarıyla birlikte Yüksek Seçim Kurulu’nun, gerçekleştirdiği saldırıdan nasibi alan ÖDP ise, bu durumun zorunlu sonucu olarak seçimlere katılmamış olsa da seçmenlerini diğer demokratik siyasi partilere veyahut bağımsız adaylara yönlendirerek aynı yanlış politikaya kan taşımıştır. Hiç kuşkusuz TKP ve ÖDP gibi demokratik siyasi partilerle, onların reformist siyasi çizgileriyle ve bu yönde büyük bir hızla ilerleyen ESP ile aynı düzlemde değerlendirilemeyecek olan ülkemiz devrimci halk güçlerinden BDSP ise “sandığa gitme, ancak alternatif oy pusulaları ile seçimleri teşhir etme” gibi kendi içerisinde çelişen bir politikayla, objektif olarak, kitlesini sandıklara yönlendirmiş ve bu açıdan yanlışa düşmüştür. Kaldı ki BDSP, kuruluşundan günümüze yalnızca bir kez genel seçimleri BOYKOT politikası izlemiş, geri kalanında ise “bağımsız sosyalist adaylarla” seçimlere katılarak, düzeni teşhir eden çalışmalar yürütme hedefiyle hareket etmişlerdir. BDSP’li dostlarımızın genel seçim faaliyetleri kapsamında örgütledikleri panellere katılan DHF, devrimci, demokratik ve dostane bir çizgide, söz konusu politikayla olan tartışmasını yürütmüştür. DHF, devrimci ve demokratik halk güçleriyle birlikte gerek tartışma platformlarında sürdürdüğü ideolojik mücadelesiyle gerekse mücadele alanlarında yükseltilen devrimci dayanışma ve ortak mücadele platformlarında, doğru devrimci politikalarının yaygınlık kazanması uğraşısını sürdürecektir. Seçimlere Katılmayacağını İfade Eden Devrimci ve Demokratik Örgütler 12 Haziran 2011 genel seçimleri, Türkiye-Kuzey Kürdistan devrimci ve demokratik hareketi açısından da genel planda 1990’ların ikinci yarısından itibaren yürürlüğe konan ve 19 Aralık 2000 Hapishaneler Katliamı ile nitel bir aşamaya evrilen tasfiye sürecinin ulaştığı boyutları çarpıcı biçimde sunması bakımından, önemli bir süreç olarak kabul edilmelidir. Sağ ve sol tasfiyeciliğin, devrimci ve demokratik hareketleri kuşattığı, sistem içerisinde tükettiği; birer birer demokratik siyasi partiler kervanına sürüklediği; kitle faaliyetlerinden uzak “basın açıklaması devrimciliği”nin neredeyse tek “faaliyet” haline geldiği; kitle hareketlerine önderlik eden değil, kitle kuyrukçuluğunun “devrimci ödevlere” dönüştüğü; reformist çevrelerin, devrimci çevrelerin geri çekilişine koşut olarak, sistem sınırlarını zorlama ve aşma perspektifinden uzak, popülist faaliyetlerinin kimi zaman bizatihi burjuva liberal kesimlerce propagandasının yapıldığı koşullarda, 12 Haziran 2011 genel seçimleri, son derece önemli bir ayrışım noktası olarak ortaya çıkmıştır. Programatik görüşler ve örgütsel ayrışmalar itibariyle oldukça geniş sayılabilecek bir yelpazeye yayılmış durumda olan devrimci ve demokratik hareketler açısından, genel seçimler karşısında, faşist diktatörlüğün meclis maskeli “demokrasi” ve “özgürlükler” aldatmacasına, sitem içi iyileştirmelere ve hatta bu koşullar altında meclisten “sosyalist umutlar” besleyen yaklaşımların devrimci ve demokratik kamuoyu üzerindeki hâkim eğilimine rağmen aktif BOYKOT tutumu içerisinde olduğunu deklare eden devrimci çevreler, ne yazık ki bir elin parmaklarını geçemeyecek bir nicelikle ifade edilebilmektedir. Halk Cephesi, Mücadele Birliği Platformu, Çağrı Dergisi bu anlamda, 12 Haziran 2011 genel seçimleri karşısında, devrimci bir politik hatta mücadele çizgisinde tutunan çevreler içerisinde ilk elden zikredilebilecek devrimci halk güçleri arasında ifade edilmelidir. Halk Cephesi’nin genel seçimlere ilişkin siyasetini örgütsel gerçekliği ile orantılı bir aktif kitle faaliyeti ile güçlendirmemiş olması ise eleştirilmesi gereken bir eksiklik olarak tespit edilmelidir. Dostlarımız, deklare ettikleri seçim değerlendirmeleri ile mevcut gerici sistemi ve onun seçim aldatmacası karşısında sandıklara gitmeme ve kitleleri bu yönde bilinçlendirme faaliyetlerinde; an itibariyle devrimci ve demokratik halk güçleri içerisinde hâkim durumda olan tasfiyeci eğilimlere karşı doğru devrimci duruşu sergilemişlerdir. Bu önemlidir. Fakat ifade ettiğimiz gibi son derece önemli olan bu tutumun kitlelere yaygın bir şekilde taşınmaması ise aynı oranda hatalıdır. Kuşkusuz burada Halkevleri gibi seçimlerin kendi gündemleri olmadığını ifade eden; sokağı, fiili ve meşru mücadeleyi işaret eden ve fakat pratik anlamda kendi örgütlü kitlesi ve faaliyet alanlarında neredeyse hemen hiçbir pratik faaliyet örgütlemeyen, hâkim sınıfları ve devrimci demokratik kesimleri temsilen seçim yarışında yer alan güçlere dair genel bir analiz ve ayrıştırmadan dahi kaçınan demokratik halk güçlerini de zikretmek gereklidir. Bu da yaşanmakta olan tasfiye süreci içerisinde öne çıkan farklı bir siyasi ve örgütsel çizgi olarak dikkatleri çekmektedir. DHF, bu anlamlı ve önemli ayrışmanın bilincinde olarak, devrimci halk güçleriyle olan ideolojik mücadelesini elden bırakmadan, devrimci dayanışmaya dün olduğundan daha fazla vurgu yaparak dostlarıyla birlikte emperyalizme ve uşaklarına karşı mücadeleyi yükseltecektir. DHF ve BOYKOT Politikası DHF, bugün dünyamızı tahakküm altında tutan emperyalist-kapitalist gerici dünya düzeniyle, ülkemiz gibi yarı-sömürge ve yarı-feodal sosyo ekonomik yapıya sahip faşist diktatörlük niteliğindeki gerici iktidarlar arasındaki ilişki ve ülkemizdeki mevcut işçi, köylü ve emekçi hareketi ile ezilen kesimler ve hâkim sınıflar arasındaki mücadelenin mevcut koşullarına bakarak bir BOYKOT politikası geliştirmiştir. Bu koşullar altında “sandığa gitmek”, “sandığı, birtakım demokratik iyileştirmeler için adres göstermek”, doğrudan doğruya yukarıda izah ettiğimiz hâkim gericiliği bir kez daha meşrulaştırmak ve ona kan taşımak olacaktır. Bu, hiçbir tartışmaya yer bırakmaksızın, sınıfa ve onun devrimci savaşına ihanetle eşdeğerdir. Kaldı ki ülkemizde kimi demokratik siyasi partilerin veyahut bağımsız milletvekilleri dolayımıyla meclis içerisinde yer alan akımların pratik tecrübeleri de ortadadır. Sosyal emperyalizm güdümündeki Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) 1960’lı yıllardaki meclis tecrübelerinden, 1990’lı yıllarda meclisten yaka paça sürüklenerek gözaltına alınan Demokrasi Partili (DEP) milletvekillerine ve 2000’li yıllardaki DTP ve BDP tecrübelerine dek meclis çatısı altındaki demokratik kesimlerin, halkın haklı taleplerinin savunusu ve gerçekleşmesi noktasındaki belirleyicilikleri gözler önündedir. En son ve çarpıcı örnek ise BDP’nin kimi adaylarının, YSK kararlarıyla 12 Haziran 2011 genel seçimleri sürecinin dışında bırakılmak istenmesidir. Derhal ifade edilmelidir ki BDP’yi, bu seçimlere sokan ve onu önemli bir başarıyla temsil hakkına sahip olmasını sağlayan kuvvet ise yasal girişimler değil, tam tersine Kürt ulusunun on yıllardır süren devrimci ulusal savaşı ve hiçbir bedeli ödemekten çekinmeyen cüretli serhıldanlarıdır! Kürt ulusal sorununun çözümü bir yana, reformlar düzeyindeki iyileştirmeler ve bu süreç içerisinde Kürt ulusal mücadelesinin temsiliyeti de yine bu kitlesel-meşru mücadelenin temsili olarak var olacaktır. Bu bağlamda 12 Haziran 2011 genel seçimlerinde belirlenecek taktik politikada asıl olan, farklı milliyet ve inançlardan işçilerin, köylülerin, emekçilerin ve ezilenlerin oluşturduğu kitle hareketlerinin genel seviyesi ve niteliği ile devrimci halk güçlerinin bu kitle mücadelesi içerisindeki sübjektif gerçekliğinin doğru analizini gerçekleştirmektir. DHF açısından burada hataya düşmek demek, ne yazık ki bugünden yarına, geriletilen, reformizm ve yasalcılık kulvarına hapsedilmek istenen devrimci savaş gerçekliğini yıkmak, bilinçlerden kazımak ve reformizm illetini özelde Yeni Demokrasi güçlerine, genelde ise emekçi ve ezilen halk kitlelerine yedirmek anlamına gelecektir. DHF hiçbir tereddüte kapılmaksızın, bu gerici oyun karşısında mevzilenmiş ve tüm kuvvetleriyle BOYKOT politikasını hayata geçirmiştir. DHF’nin, bu devrimci politik duruştan hareketle, bundan sonrasında 2011 genel seçimleri söz konusu olduğunda, BOYKOT politikasını deklare eden birkaç siyasal hareketten biri ve fakat bu deklarasyonu afişle, bildiriyle, broşürle, halk toplantılarıyla, ev ziyaretleriyle kapı kapı sürdürülen yaygın kitle faaliyetiyle sadece kendi kitle tabanına değil, mümkün olan en geniş kitlelere götüren tek devrimci hareket olarak anılacağı ise kesindir. Bizce bu husus, son derece önemlidir. DHF, Mustafa Suphilerin ve özellikle Kaypakkayaların gerçekleştirdiği komünist kopuştan günümüze, demokratik haklar için mücadele alanında devrimci ve demokratik halk güçlerinin siyasi ve örgütsel tecrübelerine yaslanarak inşa ettiği bedellerle örülü devrimci mücadelesiyle öne çıkan devrimci bir halk gücü olarak, tasfiye sürecine karşı atılmış kararlı bir adımdır. DHF, mevcuttaki örgütsel gücü oranında, almış olduğu BOYKOT kararını, gerekli materyallerini üreterek tüm faaliyet alanlarında kitlelere ulaştırma noktasında, hâkim tasfiyeci eğilimlerin kendi kitlesi içerisindeki izdüşümlerini göğüsleme pahasına kitlelere ulaşmaya gayret etmiştir. DHF, ezilen emekçi yığınların ve baskı altındaki azınlık ulus, milliyet ve mezhep kesimlerinin AKP, CHP ve MHP gibi gerici, faşist düzen güçleri ile devrimci ve demokratik kamuoyunun geneline hâkim olan reformist eğilimlerin etkili olduğu bir süreçte; tüm bu kitle tabanına karşı ısrarcı, kararlı ve direngen bir politik duruş gerçekleştirmiştir. DHF, atölyelerde, sendikalarda, okullarda, mahallelerde ve köylerde, bu gerici ve yanlış eğilimlerin etkisi altındaki emekçi ve ezilen kitlelerle –ki bunun içerisinde DHF’nin taban güçlerini de eklemek gerekecektir, etkili bir tartışma ve ikna süreci geliştirmiştir. Beri yandan ise kolluk güçlerinin saldırılarına göğüs gerilmiştir. Ancak DHF, tasfiye sürecine karşı en etkili devrimci mücadelenin; örgütçü, kurumsallaşmış, sürekliliği sağlanmış bir örgütsel duruşun kumanda ettiği merkezi politikaların, halk kitlelerine, politik kitle faaliyetiyle ulaşmasıyla kırılabileceği bilimsel tahliliyle, BOYKOT politikasını tüm faaliyet alanlarında kitlelere ulaştırmaya gayret etmiştir. Kuşkusuz ki BOYKOT politikası, DHF’nin örgütsel gerçekliği ve faaliyetlerinin niteliği oranında, en güçlü olduğu faaliyet alanlarında tespit edilebilen bir nitelik kazanmıştır. Dersim Pratiğimiz Başarılıdır! Genel seçim sürecinde Dersim, devrimci-demokratik güçler arasında önemli bir tartışma alanı oldu. DHF’nin boykot kararını eleştiren dostlarımız “DHF’nin BDP’yi desteklemesi gerektiğini”, “DHF’nin el altından CHP’yi desteklediğini”, “DHF’nin Kürt sorununa kayıtsız kaldığını” vb. argümanları ön plana çıkardılar. DHF tüm bir süreç boyunca yazıp çizdiği ve bu değerlendirmesiyle bir kez daha paylaştığı süreçlerden dolayı BOYKOT kararı almış ve doğal olarak bu kararı Dersim’de de hayata geçirmiştir. DHF’nin ve yeni demokrasi güçlerinin genel seçimlere dair yaklaşımlarını bilenler açısından BOYKOT kararımız şaşırtıcı değildir. Fakat açıklıkla belirtmek isteriz ki, dostlarımızın DHF’ye karşı girişmiş oldukları dostane olmayan tutum izaha muhtaçtır. DHF yarın da benzer koşullar altında BOYKOT politikasını uygulamaya devam edecektir. Bu tartışma başlığı altında öne çıkan en önemli yanlışlardan bir tanesi de “devrimci dayanışmanın”, “dostluğun” sandık başlarında hatırlanmaya başlanmış olmasıdır. Devrimci tutum, dostlarla dayanışma içerisinde olma, Kürt sorununa duyarlı olma tartışmaları bir başına “sandıklara” sığdırılamaz. Bu zorlama tespitlerle, yaklaşımlarla hareket eden dostlarımızın büyük bir yanılgı içerisinde olduğunu ifade etmek isteriz. Zira bizim dostluğumuz sandık başlarında başlamış değildir. Bizim dostluğumuz sınıf mücadelesinin zorlu alanlarında, ateş çemberinde kanıtlanmıştır, kanıtlanmaktadır! Dostlarımızın önemli yanlışlarından birisi de “Dersim cellâdına âşık olmuş” söylemleridir. Dersim’den çıkıp ülke geneline baktığımızda “ezilen milyonlar AKP’ye, CHP’ye, MHP’ye âşık olmuş, buradan bir şey çıkmaz” mı diyeceğiz? Kesinlikle hayır! Dersim’de de ülke genelinde de ezilenler, devrimci alternatiflerin yeteri düzeyde etkili ve güçlü olamaması sebebiyle, hâkim sınıfların oyunlarına aldanmışlardır. Bilinçleri bulandırılan milyonlar bu gerici düzen partilerine çeşitli “umutlarla” yedeklenmişlerdir. Kaldı ki ülkemiz sınıf mücadelesi tarihi hemen her dönem benzer süreçlere tanık olmuştur. Böylesi süreçlerde faturayı halka kesmek yerine kendimize, mücadelemizin kitlelerde bulduğu karşılığa bakmak durumundayız. Ötesi, bizleri yanlışa sürükler ve her bir politik özne açısından “başarısızlığın” temel gerekçelerinin karartılmasına hizmet eder. DHF’nin Dersim’de açığa çıkan sonuçtan ve ülke genelindeki sonuçlardan çıkardığı en önemli ders budur. “Yeni CHP” ve Kılıçdaroğlu safsatasının Dersim’de etkili olduğu çıkan sonuçtan da görülmüştür. Bu bilinç bulandırma operasyonu Dersim’deki bütün kurumların kitlesi üzerinde dahi –BDP ve DHF de dâhil olmak üzere- etkili olmuştur. Bu durum bütün devrimci ve demokratik güçler tarafından açık yüreklilikle kabul edilmelidir. DHF bu etkiyi kırma, CHP’nin gerici, faşist niteliğini Dersimlilere taşıma yolunda kapsamlı bir teşhir ve BOYKOT çalışması yürütmüştür. Kanımızca bu çalışmalarında da esasta başarılı olunmuştur. DHF, Dersim özgülünde tespit ettiği kısmi eksiklerini giderme, taban kitlesi üzerinde çok sınırlı da olsa etkisini gösteren olumsuzlukları giderme yolunda da gerekli adımları hızlıca atmaktadır. Dostlarımızın da benzer bir yönelime girmesi gerektiğini düşünüyoruz. Yoksa Dersim’deki başarısızlıklarının faturasını DHF’ye ve Dersim halkına kesmeye kalkışmak, yeni yanlışların altına imza atmak olacaktır. Seçim tantanası bitmiş ve Dersim sorunlarıyla, hâkim sınıfların kapsamlı saldırıyla yüz yüze kalmıştır. Askeriyle, polisiyle, cemaatiyle, düzen partileriyle, valisiyle, barajlarıyla… Dersim kapsamlı saldırıların odağı durumundadır. Devrimci demokratik güçler bu tablo karşısında ne yapacaktır? Birbiriyle didişmeye devam mı edeceklerdir? Aslı astarı olmayan iddiaları gündeme taşıyarak birlik zeminini zayıflatmayı sürdürecekler midir? DHF dün olduğu gibi bugün de başta devrimci kurumlar ve BDP olmak üzere bütün dost güçlerle, yanlışları tespit ederek gidermeye ve sınıf düşmanlarımızın kapsamlı saldırılarına ortak mücadele mevzileriyle karşı koymaya hazırdır. Kurtuluşumuz Mecliste Değil, Demokratik Halk Devrimindedir! İşte tüm bu nedenlerden dolayı seçim oyununun parçası olmamak için, Sömürü ve zulüm düzeninin, onun meclisinin teşhirini yapmak için, Düzenden değil örgütlü mücadelemizle yaratacağımız aydınlık yarınlardan beklentimiz olduğunu haykırmak için, Kürtlere, Ermenilere, Alevilere ve diğer ezilen kesimlere yönelik inkar, imha ve asimilasyon politikalarına karşı çıkmak için, İşçiler, köylüler, gençler, kadınlar üzerinde yoğunlaşan saldırılara karşı emeğimize ve geleceğimize sahip çıkmak için, "Yeni Anayasa" tartışmalarında ve "referandumlarda" sandık başına giderek sömürü düzenine “güvenoyu” vermemek için, Göstermelik, uydurma, oyun alanı meclisi meşrulaştırmamak, çözüm gücü olarak göstermemek için zulüm düzenini ve onun meclisini BOYKOT eden DHF, emekçilerin ve ezilenlerin demokratik bir halk iktidarı yürüyüşünde, mütevazı ve fakat kararlı, doğru devrimci politik duruşuyla, 12 Haziran 2011 genel seçimlerinde esasta başarılı bir sınav vermiş ve kendisini bir kez daha net bir şekilde ortaya koymayı başarmıştır. |





12 Haziran 2011 genel seçimleri, kuşkusuz, ülkemiz hâkim sınıfları açısından olduğu kadar, bölgemizi, gerek askeri işgallerle gerekse azgın ekonomik ve sosyal sömürü politikalarıyla tahakküm altında tutan ABD ve AB emperyalistleri açısından da önemli bir tarihsel dönemeç olarak geride bırakılmıştır.