| Küçük Kazanımlar Zafer Değildir! Zafer, İktidarın Zapt Edilmesidir! Zafere Kilitlenerek Mücadelemizi Yükseltelim! |
|
Demokratik Haklar Federasyonu 3 Mayıs 2009
İşten atılan, üç kuruşluk emekli maaşı için kuyruklarda bir ömür geçiren-ölen, karın tokluğuna çalıştırılan, tarlasından-toprağından kopartılan, “ev kadını” denilerek dört duvar arasına hapsedilen, eğitim hakkı parça parça budanan, geleceği karartılmak istenen, halkın iktidarı için canhıraş bir mücadele veren yüz binler 2009 1 Mayıs’ında alanlara aktı. Ekonomik krizin etkilerini gün geçtikçe daha derinden yaşamaya başlayan işçisi, emekçisi, emeklisi, işsizi, köylüsü, kadını, yaşlısı, genciyle alanlara çıkan ülkemiz halkları, alanlarda ortaya koydukları coşkuları ve militan duruşları ile bugüne değin farkına varamayanlar için bir kez daha suların ısındığını haykırdılar. Ülkedeki 1 Mayıs kutlamalarında ekonomik, sosyal ve siyasal haklara dönük saldırıların, son süreçte kriz bahanesinin de devreye sokularak hızlandırıldığı, farklı inanç topluluklarına, ulus ve milliyetlere “sözde vatandaş” muamelesi yapıldığı, uluslararası tekellere ve IMF-Dünya Bankası gibi kuruluşlara ve bu kuruluşlar vasıtası ile emperyalist devletlere bağımlılığın arttığı ortak vurgusu yapılırken, bu gidişata dur demek için mücadelenin olmazsa olmaz olduğunun altı çizildi. Önümüzdeki günlerde krizin etkisinin daha fazla hissedileceğini göz önüne aldığımızda, bu vurguların ne denli önemli olduğu ve omuzlarımızdaki sorumluluğu ne denli arttırdığını, önümüze ne türden görevler koyduğunu daha açık bir şekilde görebiliriz. "Demokrasimizin Gazı Bitti! Takviye İstiyoruz" Bu yılki 1 Mayıs kutlamalarına damgasını vuran bir diğer konu da hiç kuşku yok ki İstanbul’daki 1 Mayıs eylemleri oldu. İktidarın demokratikleşme söylemlerinin koca bir yalan olduğu İstanbul’daki 1 Mayıs eylemlerinde bir kez daha ortaya çıktı. Kolkola girerek Taksim Meydanı’na yürümek ve 1 Mayıs’ı burada kutlamak isteyen binlerce kişi polisin saldırısına uğradı, onlarca kişi yaralandı, yüzlerce kişi gözaltına alındı… Polisin, 1 Mayıs’a katılmak için Şişli’ye gitmeye çalışan kitlelere coplar, gaz bombaları, tazyikli su ile saldırması, bazı yerlerde panzerlerle kitleyi ezmeye çalışması İstanbul Valisi ve Emniyet Müdürü başta olmak üzere tüm iktidar ve onun boyalı basını tarafından görmezden gelinerek polisin “orantılı güç” kullandığı, başka bir deyişle “orantılı” saldırıda bulunduğu öne sürüldü. Federasyonumuz üyelerinin de içinde yer aldığı çok sayıda kişi dayaktan geçirildi, yerlerde sürüklendi, iki üyemiz polisler tarafından gözleri bağlanarak işkenceye tabi tutuldu, panzerlerle kitle ezilmeye çalışıldı, yer yer kitleye ateş edildi, gaz bombaları ile insanlara saldırıldı. Feriköy ve Kurtuluş civarından Şişli’deki kutlamalara dâhil olmaya çalışan, kitleye polis o denli fazla gaz bombası attı ki, söz konusu bölgedeki polisler telsizle üstlerine bağlanarak, “Gaz bombamız bitti, acilen takviye istiyoruz” anonsu yaptılar. İşte iktidarın ve onun çanak yalayıcısı boyalı basının “orantılı güç” anlayışları. Provokasyon arayanlar, polisin saldırısına, valisinden emniyet müdürüne, başbakanına değin devletin yaptığı açıklamalara baksın! Evet, bu yılki İstanbul 1 Mayıs kutlamalarında da yine provokasyonlar ve provokatörler vardı. Bu provokasyonları görmek için 1 Mayıs öncesinde valisi, emniyet müdürü ve başbakanı ile devletin büyükbaşları tarafından yapılan açıklamalara bakmak yeterli olacaktır. “Taksim’de geniş katılımlı 1 Mayıs kutlamalarına izin vermeyeceğiz. 300–500 kişi gelsin kutlasınlar. Ama geniş katılımlı bir kutlama için ısrar edilirse polis ve jandarmanın zor kullanma yetkisi var” diyen İstanbul Valisi Muammer Güler, büyük bir provokasyonun altına imza ilk imzayı atan isim oldu. Pekiyi ama neden Taksim’de geniş katılımlı 1 Mayıs kutlamasına izin verilmiyordu? Vali Güler’in buna yanıtı, “Taksim geniş katılımlı kutlamalara uygun değil” şeklindeydi. Oysa gerçekler hiç de öyle değil. Taksim’de on binlerce kişinin katıldığı “geniş katılımlı” futbol kutlamaları, yılbaşı kutlamaları, polis haftası kutlamaları ve diğer bir takım kutlamalar bugüne değin hep yapıldı. Devlet, bu alanı, sadece işçi-işsiz-memur-emekli-köylü yoksul kitlelerin “geniş katılımlı” eylemlerine kapalı tuttu. Yani Vali Güler yalan söylüyor. İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah da Güler ile benzer yönde açıklamalar yaparak, Taksim’de “geniş katılımlı” kutlamalara izin verilmediğini, bu tür bir kutlama girişimi olması halinde “gerekeni” yapacaklarını söyledi. “Gereken”in ne olduğunu Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır halkının sokaklara döküldüğü ve çocukların dahi katledildiği günlerde söylediği “Kadın da olsa, çocuk da; güvenlik güçlerimiz gerekeni yapacaktır” sözlerinden ve bu sözlerin yaşamdaki karşılığından biliyoruz. Evet, Cerrah açık biçimde işçi-emekçisi ile halk kitlelerini tehdit etti. “Biz Taksim Meydanı’nın bir miting alanı olmadığını defalarca söyledik. Fakat burada ısrarla bu alanı isteme gibi bir durum var. Eğer işçi sendikalarına burada miting yapma izni verirsek, diğer tüm kuruluşlar için de bu hak doğar ve herkes orada miting yapmak ister.” diyen Başbakan Tayyip Erdoğan ise, Taksim’de yıllardır işçi ve emekçiler dışındaki birçok kesimin miting gibi kutlamalar yaptığını bilmiyor değil. O halde Erdoğan'ın bu açıklamasını nasıl okumalı? Açıktır ki, Erdoğan Taksim’de yapılacak “geniş katılımlı” bir 1 Mayıs mitinginin işçi ve emekçiler başta olmak üzere ezilen halk kitleleri üzerinde yaratacağı olumlu etkiyi ve devlet adına geriye atılmış bir adımı ifade edeceğini bildiğinden böyle konuşmaktadır. Çünkü Taksim’de yüz binlerin katılacağı bir miting, mücadeleler ile devletin yasaklarının parçalanacağı bilincini kitlelere taşıyan küçük ancak popüler bir emsal oluşturacaktır. Yanı sıra kitlelere, Taksim’e çıkmak isteyen kitlelerin, devletin engelleme ve saldırılarına karşı verdikleri fiili meşru direnişin hiç de öyle reddedilecek bir mücadele yöntemi olmadığını da gösterecektir. İktidarın Taksim’deki kitlesel 1 Mayıs korkusunun kökeninde bunlar yatmaktadır. Bize Tokat Atana Öteki Yanağımızı Dönerek İtaat Etmedik! Fiili Meşru Direnişimizi Sergiledik! 2009 1 Mayıs’ında, Pangaltı’nda toplanıp, burada kolkola girerek Taksim Meydanı’na yürümek ve 1 Mayıs’ı, 1977 yılında 36 insanımızın katledildiği bu alanda 1 Mayıs’ı kutlamak, böylece bir yandan devletin yasaklar zincirinden bir halkayı daha kopartmak ve kitlelere hakkın mücadele ile kazanılabileceğini-kazanılacağını göstermek temel amacımızdı. Ne var ki bizlerin tüm olgun, sağduyulu yaklaşımlarına ve tüm çabalarına karşın devletin bizleri Taksim’e yürütmek istememesi, bu meşru hakkımızı elimizden almak istemesi, dahası bir araya gelen her 10 kişiye saldırması bizleri kendimizi savunmak durumu ile karşı karşıya bırakmıştır. Devletin, polisi ile bizlere biber gazları, coplar, panzerler, tazyikli suyla yaptığı saldırıya karşı bizler de diğer yanağımızı dönmek ya da bu anti-demokratik saldırıya boyun eğerek geri dönmek yerine Taksim’e yürüme ısrarımızı, yasakları kırma ısrarımızı, demokrasiyi parça parça örme ısrarımızı sürdürerek, meşru ve demokratik direnişimizi sahneledik. Kitlelerin Taksim’de 1 Mayıs’ı kutlama yönündeki demokratik-meşru taleplerine vahşice saldırarak engel olmaya çalışan devlet bu saldırıların tek sorumlusudur. Tabu Can Çekişiyor 2 Mayıs günü tüm boyalı basın, Taksim’in 1 Mayıs’a kapalı olması tabusunun yıkıldığını ilan eden “31 yıl sonra Taksim” ve “Tabu yıkıldı” manşetleri ile piyasaya çıktılar. Pekiyi ama geçtiğimiz yıl da bin beş yüz kişinin Dolmabahçe’den yürüyerek Taksim’e çıkması ve kutlama yapmasına karşın Taksim tabusu yıkılmazken, bu yıl DİSK önünden Taksim Meydanı’na yürünmesi ve yine beş bin dolayında bir katılımla 1 Mayıs’ın kısa bir film tadında kutlanması nasıl oldu da Taksim tabusunu yıktı? Kanımızca Taksim’de 1 Mayıs kutlamalarının yasak olması tabusunun yıkıldığını söylemek için henüz erken. Evet, bu tabu can çekişiyor, ancak henüz yıkılmış da değil. Durum böyle iken boyalı basının manşetlerini neye yormalı, nasıl okumalı? Görünen o ki; boyalı basın söz konusu manşetleri ile Taksim’deki 1 Mayıs yasağının sona erdiği yanılsamasını yaratmak istemesinin yanı sıra, 1 Mayıs’ın temel bileşenlerinin önemli bir kesiminin devlet terörü ile engellendiğini de gizlemeye çalışmakta, böylece gerçek kurtuluşunun devrimci mücadelede olduğunu gören binlerce işçi ve emekçinin alana alınmamasını meşrulaştırmak, bu kesimlerin halk kitleleri tarafından “suçlu” görülmesini istemektedir. Kuşku yok ki bu ön amacın arkasında bir de daha büyük bir neden yatmaktadır, ki o da; devrimci güçlerin önderliği altında alana çıkan işçi ve emekçilerin sendikalarla alana çıkan işçi ve emekçilerden kopartılmak istenmesi ve bu suretle işçi ve emekçiler içerisinde ve bu güçler ile devrimci, demokratik kurumlar arasında bir ayrışma, bir bölünme yaratmaktır. Dikkat edilirse, burjuva medyada, ülke genelinde 1 Mayıs eylemlerine katılan kitleler üç ana kategoride bilinçli bir şekilde bölümlenmiştir. "Milyonlar" ile ifadelendirdikleri en büyük çoğunluk "piknik" yaparak 1 Mayıs'ı karşılarken, "Binlercesi", düzen sendikalarıyla "sakin" eylemliliklerde bulunmuş ve birkaç bin "provokatör" de Taksim'e açılan ara sokaklarda çatışmıştır. Emperyalist merkezlerde başlayan ve bilhassa bizim gibi emperyalizmin sömürüsü altında olan ülkelerde ezilen milyonları her geçen günde daha büyük yıkımlara sürükeyen kriz gerçekliği içerisinde; tam da hedefine oturması gereken "1 Mayıs" eylemlilikleri, iktidarın bilinçli yönlendirmeleriyle birlikte "çatışmalara" sürüklenmiş ve geniş kamuoyunda, yüz binlerce emekçi, ezilen ülke genelinde alanları doldurmasına rağmen, 1 Mayıs eylemlilikleri bu "çatışmalara" endekslenerek geniş kitlelerin nezdinde anti-propagandası gündeme oturtulmak istenmektedir. DİSK ve KESK, aynı planlama içerisinde, sanki çatışarak Taksim'e çıkmışlar gibi lanse edilmiştir. Halbuki DİSK ve KESK temsilcileri "makul sayı" için, Cumhurbaşkanı'ndan yerel kolluk güçlerine dek bir dizi temas ve görüşmeyle "izin almışlardır". DİSK, KESK ve Avrupa'dan sendika temsilcileri, kimi yerlerde polis barikatlarını yararak korteje katılmayı başaranlarla birlikte alana girerken; doğrudan devrimcilerin önderliği altında yürüyüşe katılmak isteyen binlerce emekçi bilinçli bir şekilde engellenerek "çatışmaya" zorlanmış ve ortaya tam bir polis terörü çıkmıştır. “Makul sayıdaki” katılım, olarak ifade edilen de bundan başka bir şey değildir. Sözün özü, ortada, boyalı basının iddia ettiği gibi devletin kendi eliyle yaratmış olduğu bir tabuyu yine kendi istemi ve eliyle yıkmış olması gibi bir durum yoktur. Tabu; işçi, emekçi, emekli, köylü, öğrenci, kadın, erkek, genç, yaşlı halk kitlelerinin mücadelesi ile sarsılmıştır ve yine bu mücadele ile yıkılacaktır. Bunun ötesinde bir yıkılma söylemi, kitlelerin aldatılmasını ifade etmenin ötesinde bir anlam ifade etmemektedir. Küçük Kazanımlar Zafer Değildir! Zafer, İktidarın Zapt Edilmesidir! Zafere Kilitlenerek Mücadelemizi Yükseltelim! Bu yıl ülkemizin hemen her yerinde gerçekleştirilen 1 Mayıs kutlamalarına katılımın genel olarak önceki yıllara nazaran daha yüksek olması, kriz bahanesi ile ekonomik-sosyal-siyasal hakların budanmasına karşı bir duruşun ortaya konması, devletin saldırgan tutumuna karşı kitlelerin (istenilen düzeyde ve örgütlülükte olmasa dahi) sergilemiş oldukları militan duruş ve mücadeleci hareket tarzı bu 1 Mayıs pratiğinin de başlıca kazanımlarından birisidir. Elbette bu kazanımlar küçümsenemez, küçümsenmemelidir. Bununla birlikte bu kazanımlar olduğundan fazla abartılmamalıdır da. Zira bu küçük kazanımlar zafer değildir, zafer; bu kazanımların her geçen gün çoğaltılması ve genişletilmesi, bu suretle kitlelerin gerçek kurtuluşları için örgütlenerek seferber edilmeleri yoluyla iktidarın zapt edilmesidir. Önümüzde derinleşmekte olan bir kriz duruyor. Bu kriz, yeni işten atmalar, yoğunlaşan ekonomik-siyasal-sosyal hak gaspları, ücretlerin erimesi, emeklilerin-çalışanların ücretlerinde enflasyon oranının çok altında zamlar ve açlık sınırı altındaki asgari ücret uygulaması, üretici köylülerin kotalar ve ithalat ile can çekişir hale getirilmesi, emperyalizme bağımlılığın artması, kadınından erkeğine-gencinden yaşlısına halk kitlelerinin yeni bir zam dalgası altında ezilmesi anlamına geliyor. Bu saldırıları püskürtmek ve özgür bir ülkede yaşayan demokratik bir halk olabilmek için kazanımlarımızı çoğaltalım, adımlarımızı sıklaştıralım, gücümüzü birleştirelim, zafere kilitlenerek kazanalım. |





İşçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs’ı, halkın “pikniğe” gittiği bir güne dönüştürmek anlayışı ve hedefiyle tatil ilan eden iktidarın hevesi kursağında kaldı.