Ana Sayfa

Demokratik Haklar Federasyonu

YDSB’den KESK’e

Yeni Demokratik Sendikal Birlik
21 Temmuz 2010

“KESK Tabanı Soruyor: KESK Nereye Gidiyor?” başlıklı ve 45 KESK üyesinin imzasını taşıyan bildiriyi ve gelişmeleri takip etmekteyiz.

Özellikle belirtmeliyiz ki, bu bildiriyi genel hatlarıyla doğru bulmaktayız. Bildiride değinilen konular ve saptamalar özelde KESK içinde, genelde diğer konfederasyonlar içerisinde örgütlü bulunan YDSB (Yeni Demokratik Sendikal Birlik) bileşeni emekçiler tarafından dikkatle takip edilmektedir.

KESK’in öz örgütlenme sürecinde sırtını dayadığı iç dinamikler; devrimci-demokrat, yurtsever, militan kadrolardı. Fiili meşru mücadele zemininde eylem eylem örülen, sokak sokak direnilerek elde edilen kazanımlar bu kadroların ve bütün KESK üyelerinin başarısıydı.

Lakin zaman içinde köprünün altından suların geçtiğini hem bizler hem de KESK yöneticileri bilmekteydi. Biz KESK bileşenleri, sınıf sendikacılığında ısrar ederken bizim yöneticilerimiz ise bize rağmen(!) geleceğimizi örmekle meşgullerdi. Aslında hem biz onların ne yapmaya çalıştıklarının farkındaydık hem de onlar güzergâhlarını belirlemekteydiler.

1990’ların sonları ve 2000’lerin başı bu çelişkilerin ipuçlarını işyeri temsilcileri eğitim kurslarında yapılan çalışmalarla vermekteydi. Artık bürokratik çizgi gün yüzüne çıkmış ve hâkim anlayış durumuna gelmişti. Dönemsel yapılan eylemlilikler ve söylemlerde en devrimci duygular okşanırken, bürokratik yapı tabanından uzaklaşarak sistemle entegrasyonunu tamamlama çabasına girmişti. Kimi kazanımlar elde edilirken, temel hak gasplarında (SSGSS, Sahte Sendika Yasası, Kamu Reformu Yasası Aile Hekimliği Hekimler Birliği Yasası…) yeterli ve kararlı bir direniş (Tabanın kararlılığına rağmen) sergilenememişti.

Bir örgütün içinde farklı seslerin olması son derece normaldir. Bu örgüte hem düşünsel hem de pratik anlamda zenginlik katar. KESK bu anlamda en şanslı örgütlerden biridir. Süreci tabanla tartışma, tabanla eylem kararı alma, eylemi gerçekleştirme, eylem sonrası değerlendirme, yeni eylemlilikleri tabanla birlikte örgütleme hepimiz tarafından bilinen ve diyalektiğin gereği bir süreçtir.

Bürokratik sendikacılığın gelişmeye başlamasıyla birlikte KESK yöneticileri, merkezi yapıyı güçlendirmeye, tabandan uzaklaşmaya, yukarıdan inmeci kararlar almaya başlamıştır. Farklı fikirler, ortak akıl rafa kaldırılmış, bürokratik yapı sınıfa yabancılaşmıştır.

Önceleri örgüt içerisindeki farklı fikirler görmezlikten gelinmiş, yok sayılmıştır. Dar kadrocu konformist yaklaşım hâkim olmuştur. Eylem alanlarında en ön saflarda kararlılıkla duran devrimci-demokrat, yurtsever kadrolar karar aşamasında görmezlikten gelinmiştir. Sınıf sendikacılığının özü olan genişletilmiş üye toplantıları yapılmamaya başlanmış (istisna durumlar hariç), işyeri temsilcileri toplantıları rutin ve verimlilikten uzak hale getirilmiş, işleyişin damarları tıkanmıştır. Bunun sonuçları ise temel hak ve özgürlüklerin geriletilmesine direnememe, üye kaybı, yetki kaybı… vb olarak yansımıştır.

KESK’te hâkim olan bu yaklaşımların doğal sonucu tecrit ve tasfiye süreci olmuştur. Bu süreç örgütün dışına itme şeklinde olmamış, etkisizleştirme, yok sayma şeklinde vücut bulmuştur. Günümüzde bu süreç çok net olarak görülmektedir. TEKEL işçilerinin taban iradesine karşı olarak KESK’in imzasını koyduğu 8 Mayıs bildirisi bunun en net örneklerinden birisidir.

Öncelikle belirtmeliyiz ki 25 Kasım 2009 tarihinde başlayan daha sonra 15 Aralık 2009’da TEKEL işçilerinin direnişiyle devam eden eylemlilikler, KESK tabanında yankı bulmuş ve haklı, meşru mücadeleler olarak algılanmıştır. Bütün olarak KESK tabanı, gerek pratikte gerekse düşünsel olarak TEKEL işçilerinin yanında yer almıştır.”

1 Mayıs’ta binlerce emekçinin gücünü arkasına alarak kürsü işgalini yapan işçiler, meşru-fiili demokratik haklarını kullanmışlardır. İşçiler adına işçileri (sözde) temsilen kürsüde konuşan, halkın gözünde hiçbir değeri olmayan sendika ağalarının direniş sürecinde kimi temsil ettikleri, kimi savundukları açığa çıkmıştır.

Haklı meşru mücadeleyi zamana yayarak, pasifleştirerek 78 günlük Ankara direnişini alanlara değil (kapalı kapılar ardında yapılan pazarlıklar sonucunda) mahkeme salonlarına havale edip ara çözümler bulma çabasına girerek direnişi kıran yine bu sendika ağaları olmuştur. Cesaretiniz varsa KESK tabanına sorun: “TEKEL işçileri mi haklı, yoksa Türk-İş mi?”

8 Mayıs’a imza atarken bu yetki ve cesareti kimlerden aldınız. Tabandan alamayacağınız kesindir. Kamu vicdanında TEKEL işçileri haklıdır.

“Emeğin Birlikteliği’’ gibi muğlâk bir kavram adına yapılan açıklama KESK tarihine kara bir leke olarak geçmiştir. “Yasadışı” ilan edilen ve bir işçiyi aşına, ekmeğine ve işine sahip çıktığı için teşhir ve tecrit etmek isteyen emek örgütü konfederasyonların söz konusu gasp edilen haklarımız olduğunda bir araya gelmeleri ne hikmetse mümkün olmamıştır. Bu durum KESK yöneticileri tarafından da bilinmektedir. Bütün olarak sınıfın çıkarları doğrultusunda direnen, bedel ödeyen bizler olurken; sözde “emeğin birlikteliğini” savunanların bizi nelerle adlandırdığını sizler de biliyorsunuz.

Oysa biz YDSB olarak hâkim sınıfların; işçilerin ve emekçilerin mücadelesini, örgütlülüklerini engellemek ve “denetim” altına almak için hayata geçirdiği uygulamalara karşı çıkıyoruz. Bütün sömürülen ve ezilen kesimlerin sendika, kooperatif, dernek gibi ekonomik, demokratik, akademik haklarını savunduğu örgütlenmeler kurma ve bu yolla ezen-sömüren sınıfların sömürü ve baskılarına karşı “birleşerek” mücadele etmelerini önemsiyoruz.

Sendikal hakların örgütlenme, toplu sözleşme ve grev hakkı olmak üzere ayrılmaz bir bütün oluşturduğuna, grevlerin işçileri birleştirdiğine, işçilere mücadeleyi öğrettiğine ve işçilerin kendi sınıf gücünün farkına varmasını sağladığına inanıyoruz.

İşçilerin ekonomik ya da idari olarak (işçi, memur, sözleşmeli, taşeron vb.) bölünmüşlüğünü hep reddetmiş, işçi sınıfının genel ve ortak örgütlenme anlayışını benimsemişizdir. Cinsiyet, milliyet, din, inanç, dil vb. ayrımı gözetmeksizin işyerlerinden başlayarak tüm çalışanların ortak örgütlenme biçimlerini ortaya çıkarmanın işçi sınıfının birlik ve dayanışmasını güçlendirdiğine inanmışızdır. Düşünsel yapımızı oluşturan bütün bu değerlere dayanarak, “emeğin birlikteliği” gibi muğlâk, havada kalan açıklamalar yerine somut, sınıfın ihtiyaçlarını karşılayan açıklamalar beklemek hakkımızdır. Bunu yapmak da KESK’in önünde bir görev olarak durmaktadır.

Bu anlamda KESK’in 8 Mayıs açıklamasından imzasını çekmesini yeterli görmemekle birlikte, bütün emekçilerden ve kamuoyundan özür dileyerek parçası olduğu bu kirli oyundan derhal ayrılmasını beklemekteyiz.

Bu onurlu ve karalı bir duruşla mümkündür. Bu anlamda geç kalınmış sayılmaz. Örgütü yeniden ayağa kaldıracak inanç ve kadrolar hala KESK saflarında mevcuttur.