|
İSTANBUL (29.07.2010) - “Örgüt propagandası yapmak” iddiası ile yargılanan araştırmacı-yazar sosyolog İsmail Beşikçi ile Avukat Zeycan Balcı Şimşek'in Beşiktaş Adliyesi 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanmalarına dün başlandı.
DHF faaliyetçileri duruşmaya katılarak İsmail Beşikçi ve Zeycan Balcı Şimşek şahsında tüm düşünce suçlularına destek verdi. Ayrıca daha önce kendisine de yaptığı bir konuşmadan ötürü TCK'nın 301. maddesi ile yargılanan Temel Demirer de duruşmaya katılarak, mahkeme sonrası kısa bir destek konuşması yaptı.
Çağdaş Hukukçular Derneği İstanbul Şubesi’nin yayın organı olan Çağımızda Hukuk ve Toplum Dergisi’nin, 29/6. sayısında çıkan ve İsmail Beşikçi tarafından kaleme alınan “Ulusların Kendi Geleceğini Tayin Hakkı ve Kürtler” başlıklı yazıdan kaynaklı, İsmail Beşikçi ve derginin sorumlu yazı işleri müdürü Av. Zeycan Balcı Şimşek “Örgüt propagandası yapmak” iddiasıyla yargılanmaktalar.
Düşüncelerinden kaynaklı, hayatının 17 yılını hapiste geçiren İsmail Beşikçi devletin gözünde hala potansiyel bir suçlu. Uzun yıllardır Kürt ulusal sorunu kapsamında araştırmalar yapan ve bu konuda Türk hakim sınıflarının Kürtlerle ilgili tabularını sarsan; resmi ideolojinin çizdiği sınırlar içinde olayı ele almayıp, bilimsel araştırma çizgisindeki ısrarını sürdüren İsmail Beşikçi, “demokratikleşiyoruz” çığlıkları eşliğinde “düşünce suçlusu” olarak yargılanmaya devam ediliyor.
Demokrasiye açılan kapının anahtarı olduğunu iddia ettikleri “Açılımlar” adı altında sömürü ve zulüm diktatörlüklerini korumaya çalışan hakim sınıflar, kendi söylediklerini yine kendi yaptıklarıyla çürütmektedirler. Düşünmek ve düşündüğünü ifade etmek bu ülkenin yasalarında hala suç. Sisteme muhalif düşünceleri, topluma ulaştırma misyonuyla yayın yapan dergi ve gazete çıkarmak büyük bir suç.
Bu kapsamda yargılanan İsmail Beşikçi ve Zeycan Balcı Şimşek'in savunmalarını olduğu gibi yayınlıyoruz.
11. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı’na, İstanbul
Esas No: 2010/179
Sayın Yargıçlar, Çağımızda Hukuk ve Toplum Dergisi’nde (Kış 2010, 59/6) yayımlanan, “Ulusların Kendi Geleceğini Tayin Hakkı ve Kürtler” başlıklı yazıdan dolayı yargılanmaktayım.
İddianamede savcılığın bir beyanı var. Savcılık, “… Yazı sahibi İsmail Beşikçinin ise, Ankara’da ikamet etmesi nedeniyle, savunmasının alınamadığı, eyleminin kısa zaman aşımı süresine tabii olması nedeniyle bu eksiklik tamamlanmadan kamu davası açılması gerektiği anlaşılmıştır” (s.2) diyor.
İddianameyi, 15 Haziran 2010 günü tebellüğ ettim. Aynı tarihli Milliyet Gazetesi’nde şöyle bir haber vardı. “Kaçan Uzanlar hapisten kurtuldu. Vergi Usul Kanunu’na muhalefetten yargılanan firari kardeşler Kemal Uzan ve Yavuz Uzan hakkında dava zaman aşımı dolduğu için düştü. Aynı davada yargılanan üç sanık ise, yaklaşık 4.5 yıl hapis almıştı.
Uzanlar denince, insanın aklına, devleti zarara ziyana sokan trilyonlarla ifade edilen yolsuzluklar, banka hortumlamaları vs. geliyor. Fakat devlet, yargı organları bu konuda duyarlı değil. Düşün hayatı örneğin bir eleştiri söz konusu olduğu zaman ise yoğun bir duyarlılık var. Düşünceyi baskı altında tutmak için büyük bir gayret var. Bu, Türk siyasal hayatının, Türk hukuk hayatının önemli bir boyutu oluyor:
12.4.1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasası’nın 8. maddesi vardı. Bu madde, Kürtlerle, Kürt sorunuyla ilgili ifadeleri, açıklamaları suç sayıyordu. Propaganda suçu. Bu madde, 15.7.2003 tarih ve 4928 sayılı yasa ile yürürlükten kaldırıldı. Ama iddianameden, bu maddenin hala yürürlükte olduğu anlaşılıyor.
Kürtlerle, Kürt sorunuyla ilgili ifadelere, açıklamalara karşı uygulanan cezai müeyyidelerin geçmişine kısaca bakmak istiyorum.
1.1990’lara kadar, bu tür ifadelere karşı, dönemin TCK’daki 141-142. maddeler uygulanırdı. Yazarlar, gazeteciler, Kürtlerden, Kürtçe’den söz etikleri zaman milli duyguları zayıflattıkları iddiasıyla idari ve cezai yaptırımlarla karşı kaşıya kalırlardı. 2. Yukarıda sözü edilen 3713 sayılı, Terörle Mücadele Yasası’nın 8. maddesi, 141-142. maddeleri yürürlükten kaldırdı. Ama bu yasa, 8. maddesiyle, Kürtlerle, Kürdistan’la, Kürtçe’yle ilgili her türlü açıklamayı suç olarak değerlendirmeye ve cezai yaptırımlarla karşılamaya başladı. 1990’larda bu madde çok yoğun bir şekilde uygulandı.
3. 8. madde de, sözü edilen, 2003 tarihli ve 4928 sayılı yasa ile yürürlükten kaldırıldı. Ama bu sefer de bu tür açıklamalar, Terörle Mücadele Yasası’nın, 7/2 maddesi gereğince soruşturmalara uğruyor.
Sayın Yargıçlar,
Kürt sorunu, Türkiye’nin, toplumsal, siyasal, ekonomik hayatını, güvenlik durumunu yakından ilgilendiren çok önemli bir sorundur. Bu tür sorunların en başında gelmektedir. Bu durum başbakanların bazı beyanlarına da yansımaktadır. Ekim 1991de, zamanın başbakanı Süleyman Demirel, “Kürt realitesini tanıyoruz” demiştir. Ama egemen çevrelerin uyarısı ve eleştirisi üzerine, bu sözünün arkasında durmamış, sözünün gereklerini yerine getirmemiştir. 1990’ların ortalarında, bir İspanya gezisi sırasında dönemin başbakanı Tansu Çiller, Bask modelinden söz etmiş, ama egemen çevrelerin uyarısı üzerine “yanlış anlaşıldım” demiştir. Daha sonra Başbakanlık koltuğuna oturan Mesut Yılmaz, bir ara, “ Avrupa Birliği’nin yolu Diyarbakır’dan geçer” demiş, o da uyarılar ve eleştiriler üzerine sözünün arkasında durmamış, sözünün gereklerini yerine getirmemiştir.
Bugün de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, “Kürt sorunu Türkiye’nin en önemli sorunudur” demektedir. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da bunlara benzer görüşleri dile getirmekte, “inkarcı politikaların önünü aldık” demektedir.
Başbakanların, zaman zaman Kürt sorunuyla ilgili küçük açıklamalar yapıp, uyarı ve eleştiri üzerine hemen geri adım atmaları, sözlerini arkasında durmamaları, Türk siyasal hayatının önemli bir görüntüsüdür.
Bugün basında, Kürt sorununun çözümü konusunda yoğun tartışmalar yapılmaktadır. Gazetelerde, radyolarda, televizyonlarda, internet sitelerinde, bu tartışmaları izlemek mümkündür. Halbuki sorunun kendisini konuşmak çok daha önemlidir. Bu noktada ifade özgürlüğü önemli bir gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır. İfade özgürlüğünün genişletilmesi, Kürt açılımının önemli bir boyutu olmalıdır. Bu noktada, Türk siyasal hayatının, Kürt sorunu açısından eleştirisinin yapılması kaçınılmaz bir görev olmalıdır. Bu noktada uluslar arası nizam, örneğin Milletler Cemiyeti ve daha sonra da Birleşmiş Milletler eleştirilmelidir. Çağımızda Toplum ve Hukuk Dergisi’nde yayımlanan ve iddianameye konu olan yazıyı bu anlayış çerçevesinde değerlendirmek gerekir.
Türkiye, Ortadoğu’da, Kafkasya’da, Balkanlarda, bölgesel güç olmaya çalışmaktadır. Gazze’de Hamas’la ilişki kurmak, Bosna-Hersek’te, Azeri-Ermeni ihtilafında söz sahibi olmaya çalışmak, bununla ilgilidir. Kürt sorununda demokratik bir gelişme sağlanmadan, Türkiye’nin bu niyetini ve düşüncesini yaşama geçirme olasılığı yoktur. Kendi evini düzeltmeden başkalarının evini düzeltmeye kalkmak, uluslar arası planda sadece tebessümle karşılaşır.
“Ulusların Kendi Geleceğini Tayin Hakkı ve Kürtler” yazısından, iddianameye alınan bölüm ile ilgili birkaç söz söylemek istiyorum. Kürtlerin ve Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması Ortadoğu tarihinin en önemli olgusudur. Bu konularda konuşması gereken üniversitedir, basın-yayındır, yazarlardır, kısaca Türk düşün hayatıdır. Savcılığın bu çalışmalarla ilgili soruşturmalar yürütmesi ise, bu eleştirileri, bilimin üretimini engellemek olarak değerlendirilir. Buysa Türk düşün hayatını kuraklaştırır, çölleştirir, beyinleri kötürümleştirir. Özgür düşün, özgür eleştiri hem bilimin hem de demokrasinin en önemli koşuludur.
Saygılarımla 28 Temmuz 2010 İsmail Beşikçi
11. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı’na, İstanbul
A-ÇAĞDAŞ HUKUKÇULAR DERNEĞİ NEYİ AMAÇLAR?
1. Çağdaş Hukukçular Derneği 1974’ten beri başta yaşam hakkı, işkence yasağı olmak üzere temel hak ve özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesi ve insan hakları konusunda faaliyet yürüten, emeğe ve emekçilere yönelik saldırılara karşı hukuki mücadele veren bir örgütlenmedir. Ben Çağdaş Hukukçular Derneği’nin 2004 yılından bu yana üyesiyim. 2007 yılından bu yana ise yönetim kurulu üyesi olarak görev yapmaktayım. Derneğimiz 1974 yılında Av. Halit Çelenk ve Av.Niyazi Ağırnaslı’nında aralarında bulunduğu 74 hukukçu tarafından ezilenlerin, baskıya ve sömürüye maruz kalanların yanında saf tutmak amacıyla kurulmuştur. Dün olduğu gibi bugün de Çağdaş Hukukçular Derneği üstlendiği bu zor ve çetrefilli görevi layıkıyla yerine getirmektedir. 2. 1976 yılında ise toplumsal muhalefete daha güçlü bir katkı sunmak, daha etkin bir mücadele yürütmek amacıyla Çağımızda Hukuk ve Toplum Dergisi yayın hayatına başlamıştır. Bizler aradan geçen 31 yılın ardından, Çağdaş Hukukçular Derneği İstanbul Şubesi’nin yayın organı olarak Çağımızda Hukuk ve Toplum Dergisi’ni yeniden çıkarmaya karar verdik. 2008 KIŞ sayısında “Avukatlık Sendikası” dosya konusuyla yayın hayatına merhaba dedik. O tarihten bu yana da 3 aylık periyodlarla yayın hayatımızı sürdürmekteyiz.
3. Yayın hayatına tekrar başlamamızın amacı, derneğimizin faaliyet amacı ile paraleldir. Derneğimiz ezilenlerin, sömürülenlerin, ötekileştirilenlerin yanında saf tutmuş, onların pratik ve düşünsel açıdan savunmanlığını üstlenmeyi kendisine görev bilmiş bir dernektir. Toplumsal sorunlar karşısında hukuk alanında gerek kuramsal, gerekse pratik bir muhalif duruşun örülmesi çabasıyla hareket eden bir dernek olarak, yayınımızın her sayısında da ülke gündemi açısından öne çıkan, hukuksal boyutunun titizlikle irdelenmesi gereken konuları işlemeye gayret gösterdik. Avukatlık sendikasından, anayasa tartışmalarına, cezaevi sorunlarından, ulusların kendi kaderini tayin hakkının tartışılmasına kadar geniş bir yelpazede sürekli bir üretim çabası için de olduk.
4. Özcesi yayınımız aracılığı ile amaçladığımız bir anlamda hukuk siyaseti yapmaktır. Bu dergi, yargının saç ayaklarından hukukçular ile akademik alanda yer tutan hukukçuların biraraya getirildiği bir çatıdır. Elbette bugün günlük gazetelerden, aylık dergilere kadar her yayının olduğu gibi bizim dergimizin de bir yayın çizgisi bulunmaktadır. Bu yayın çizgisi özetle konu edindiği toplumsal sorunları egemen görüşle kendini sınırlandırmaksızın inceleme ve irdeleme, bunun doğal bir sonucu olarak da ezilen, sömürülen ve baskı görenden yana tutum almak olarak ifade edilebilir.
5. Derneğimizce hukuk, toplumsal sorun ve gerçeklerden ayrıksı, sınıflar üstü, kendinden menkul bir mekanizma olarak tanımlanmamaktadır. Aksine hukukun usule ilişkin teknik bir irdeleme konusu olmaktan öte, yaşamın tam içinde, sosyal ve siyasal bir alan olduğunun fazlasıyla farkındadır. İşte ele aldığımız konular da bu bakışla seçilmekte, bu bakışla irdelenmektedir.
B- DAVA KONUSU MAKALE VE YER ALDIĞI SAYININ İÇERİĞİ ÜZERİNE...
6. Sorumlu yazı işleri müdürlüğünü iki yıldır sürdürdüğüm derginin 29/6. Sayısı ise “KENDİ KADERİNİ TAYİN HAKKI “olarak belirlenmiş, bu konuyla ilgili emek ve bilgi sahibi olan, aynı zamanda alanlarında tanınmış, aydın, avukat ve akademisyenlerle görüşülmüştür. Dosya konusunun kendi kaderini tayin hakkı olması hasebiyle dünyanın farklı kıta ve coğrafyalarından Prof. Dr. Curtis Doebbler Filistinlilerin, Av. Julen Arzuaga Basklıların, Temel Demirer Srilanka’da Tamillerin, Dr. İsmail Beşikçi ise Kürtlerin tarihsel süreç ve mücadelelerine ilişkin tespitlerde bulunan makaleler yazmışlardır.
7. Her neden ve nasılsa dergide dosya konusu yapılan hiçbir yazıdan dolayı soruşturma başlatmayan savcılık, yazının Kürtlerle ilgili olması ve yazının sahibinin de Dr. İsmail Beşikçi olması nedeniyle soruşturma başlatmıştır. Bu tercih ve buna ek olarak İsmail Beşikçi’nin ifadesi dahi alınmadan davanın alelacele açılmış olması oldukça manidardır. Aynı sayıda yer alan Filistin, Bask yahut Sirilanka'daki ulusal ve etnik sorunlarla ilişkili makaleler herhangi bir soruşturmaya konu edilmezken neden konu Kürtler olduğunda farklı bir hukuksal prosedür devreye girmektedir, bu konu üzerine düşünülmelidir. Kanımca bu; düşünce ve ifade özgürlüğüne yaklaşımdaki çifte standartın da bir dışavurumudur. Zira tartışılan sorun ülke sınırlarını aşıyorsa hemen her söz her türlü yayın organı tarafından ifade edilebilirken, ülke sınırları dâhilinde yaşanan bir soruna ilişkin egemen görüşün dışına çıkan her türlü beyan yargılama ile karşılanmaktadır.
8. Dergimizde yayınlanan makale dikkatli okunduğunda bu makalenin Hiçbir kurum ve örgütle bağlantı kurmak maksadıyla yazılmadığı, aslında Kürtlerin tarihsel gelişimine ve sürecine dair sosyolojik bir tespit makalesi ve değerlendirmesi olduğu, kesinlikle her hangi bir örgüt propagandası içermediği, Kürtlerin demokratik mücadelelerine ilişkin tespitlerde bulunduğu, cebir ve şiddete çağrı yapılarak silahlı terör örgütü propagandasının amaçlanmadığı görülecektir.
9. Dava konusu yazıda hiçbir örgüte, kuruma atıf yapılmamasına, silah kullanımı için çağrı anlamına gelebilecek tek bir cümle dahi yazılmamasına rağmen iddianamenin bunun üzerine kurulması tarafımızca anlaşılmazdır. Biz bir hukuk örgütüyüz, dergimiz de okur kitlesi hukukçulardan oluşan bir dergidir. Dergimizin ulusların kendi kaderini tayin hakkı konusunu işlerken yapmak istediği ve yaptığı tek çağrı bu coğrafyada yüzyıllardır birarada yaşayan halkların kardeşliğinin güçlendirilmesi çağrısıdır. Bu çağrı dışındaki herhangi bir içerik bizim dergimizin de, derneğimizin de konusu dışında kalmaktadır. Dikkat çekmek istediğimiz nokta ise dünya genelinde yaşanan ulusal sorunların gerisinde baskı ve zorun, engellemenin, yok saymanın tuttuğu geniş yerdir. Bu açıdan dosya konumuz tarihsel verilerle bütünlüklü eleştirel bir tespit yapmayı, sonuç çıkarmayı da hedeflemektedir. Bunun ötesinde bir hedefi, tespiti, çağrısı bulunmamaktadır.
10. İsmail Beşikçi'nin yazısında PKK adının telafuz edilmiş olması kendi başına örgüt propagandasına dayanak gösterilemez. Filistinlilerin yurt sorunu tartışılırken FKÖ'den, İrlanda'dan söz ederken İRA'dan söz etmek nasıl kaçınılmazsa Türkiye'de Kürt sorununa ilişkin bir yazı yazarken PKK dememek de aynı ölçüde kaçınılmazdır. Bu olumlu yahut olumsuz bir yargının, propagandanın varlığının kanıtı değil, tarihsel-siyasal ve sosyolojik bir irdelemenin objektifliğinin yani bilimselliğinin olmazsa olmaz koşuludur. Eğer örgütün adının geçmesi kendi başına bir yargılama nedeni olarak kabul edilecekse, günlük basının hemen her gün onlarca soruşturma ile karşılaşması gerekecektir. Zira Kürt sorunu ile ilişkili hemen her haberde (salt çatışma haberleri değil, açılım süreci bunu çarpıcı bir biçimde göstermiştir.) PKK adına rastlamak mümkündür. PKK isminin geçmesi örgüt propagandası olarak kabul edilecek olursa, bu durumda konu ile ilgili günlük basın aleyhine yürütülmesi gerekecek soruşturmaların sayısının binleri aşacağı su götürmez bir gerçektir.
11. Yine iddianamenin 5. Paragrafında, halen güvenlik güçleri ile terör örgütü kuvvetleri arasında çatışmaların devam ettiği bir dönemde yazı içeriğinin daha fazla şiddete teşvik edici ve okuyucu nezdinde şiddete başvurmanın gerekli ve haklı bir önlem olduğu izlenimini uyandıracağı kanaatine varılmıştır.” Denmektedir. Söz konusu ifade, iddianamenin titiz bir araştırma sonucu hazırlanmadığını gözler önüne sermektedir. Zira derginin ilgili sayısının yayın tarihi ve hatta soruşturmanın başladığı tarih çatışma dönemine değil, aksine AKP hükümetinin demokratik açılım paketinin yaygın bir zeminde tartışıldığı bir atmosfere denk gelmektedir. Hükümet tarafından ortaya atılan bir “açılım” projesi söz konusudur, bu proje toplumun farklı siyasal eğilimlerince tartışılmakta, eleştirilmekte yahut olumlanmaktadır. Ülkedeki bu çatışmazlık ortamında tüm kesimlerce kürt sorunu tartışılırken böyle bir dönemde bir hukuk örgütünün konuyu tartışması değil ama yok sayması abesle iştigal olandır. Belirtmekte tekrar fayda vardır ki; hem derginin yayın tarihi hem de soruşturmanın başladığı dönemde ateşkes ve çatışmazlık ortamı söz konusu iken davanın açıldığı tarih çatışmaların yeni başladığı döneme rastlamaktadır.
12. Biz dernek olarak açılım projesinin somut halini tartışmak yerine, eksik gedik de olsa bir açılımdan söz edilmesine neden olan bir realitenin, yani Kürtler'in varlığının ve bu konuda içine düşülen toplumsal açmazın kendisine değindik ve farklı coğrafyalardaki ulusal sorunlar, mücadeleler ve çelişki noktalarına da atıf yaparak, bu geniş konunun ele alınışına sosyolojik, siyasal ve iktisadi açıdan mütevazi bir bilimsel çerçeve oluşturma kaygısını güttük.
13. Tekrarla, yazının yayınlandığı tarih çatışma atmosferinin süregeldiği değil, aksine çözüm tartışmalarının dillendirildiği ve tartışıldığı bir döneme denk gelmektedir. Aynı tarihte konuya ilişkin toplumun hemen her kesimince açıklamalar yapılmış, makaleler yazılmıştır. Egemen görüşü destekleyen yahut onun çizdiği sınırlar içinde tartışma yürüten makale yazarları ve yayın sahipleri yargılanmazken, bilimsel çabanın ürünü olduğu, yayının bütünü ve makalenin kendi özelliklerinden açıkça anlaşılan bir yazı dolayısıyla yargılama sürecine geçilmiş olması düşünce ve ifade özgürlüğüne, yazı işleri müdürü olarak bu davada yargılanmam ise basın özgürlüğüne yapılan yapılmış dolaysız bir saldırıdır.
C- DAVAYA KONU MAKALE DÜŞÜNCE VE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ KAPSAMI İÇERİSİNDE ELE ALINMALIDIR.
14. Düşünce ve ifade özgürlüğü hakkı bir bütündür. Birbirlerinden ayrı ele alınması mümkün değildir. Bu hak, açık bir biçimde insanların toplumda egemen olan görüşün dışına çıkan düşünceleri geliştirebilmelerine, bunları sözlü ve yazılı olarak yayabilmelerine olanak tanır. Demokrasinin olmazsa olmaz bir ayağı olan bu hak, seçili düşünceler ve onların ifade edilmesini değil, aksine bir bütün olarak genel kabulün dışına çıkan, aykırı, hatta uçlaştırırsak yıkıcı düşünceler ve onların ifadesini dahi kapsamaktadır. Düşünce ve ifade özgürlüğünün sınırlanması diye bir şey söz konusu olamaz. Bu hakkın-özgürlüğün sınırlandırılması demek; yok edilmesi demektir. Düşünce ve ifade özgürlüğünün ortadan kaldırıldığı yerde ise artık bir zümrenin düşünsel tahakkümü başlamaktadır. Kısacası düşünce ve ifade özgürlüğü yoksa, demokrasi ve çoğulculuk da yoktur. Düşünce ve ifade özgürlüğü yoksa artık sosyal bir hukuk devletinden değil ama açıkça bir hegamonik yapılanmanın varlığından söz etmekle karşı karşıya kalırız.
D- DAVAYA KONU MAKALE, DERGİDE BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ ÇERÇEVESİNDE YAYIMLANMIŞTIR.
15. Anayasa’ya, Basın Kanunu’na ve Türkiye’nin taraf olduğu Uluslararası anlaşmalara göre basın hürdür ve sansür edilemez. Eleştirel ve sarsıcı yazılar basın tarafından yayınlanabilir, bu yazılar bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerir. Bu hakları sınırlayarak eleştirel ve tespit içeren her makalenin yazarı ve yayınlayanı hakkında, devletin güvenliğini tehdit ettiği gerekçesiyle dava açmak açıkça hukuka aykırıdır. Bu durum siyasal iktidara muhalif her yayının bir şekilde sindirilmesidir ki, bunun da kabulü mümkün değildir.
16. Türkiye de taraf olduğu Uluslar arası sözleşmeler de açık bir biçimde düşünce ve ifade özgürlüğünü ve basın özgürlüğünü koruma yükümü altına girmiştir. AİHS 10. maddesi bu konuda yeterli açıklığı taşımaktadır. Yukarıda anlattığımız niyetlerle yayımlanmış ve bilimsel yöntemlerle kaleme alınan bir inceleme yazısının yaptırımla karşılanması sözleşmenin doğrudan ihlali anlamına gelecektir.
17. Tüm bu nedenlerden ötürü; Anayasaya, Basın Kanunu’na, AİHM Kararlarına, Türkiye’nin taraf olduğu uluslar arası anlaşmalara göre, İsmail Beşikçi tarafından kaleme alınan iş bu yazının düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında olduğu, herhangi bir örgüt propagandası içermediği, şiddete teşvik etmediği, bilimsel bir makalenin dergide yayınlanmasının basın özgürlüğü kapsamında olduğu, dergini okuyucu kitlesi ve yayın tarihinde çatışmasızlık ortamı da göz önüne alındığında makalenin suç unsuru taşınmaması nedeniyle hakkımda açılan bu davadan beraat etmem gerekmektedir. Aksi bir karar, benim ve Dr. Beşikçi'nin cezalandırılmasının ötesinde bir anlam taşıyacak, Kürt sorununun salt egemen düşünceler sınırında tartışılabilir, muhalif görüş belirtmek bir yana, bilimsel ve sosyolojik incelemeye dahi konu edilemez bir tabu olduğunun ilanı anlamına gelecektir. 28.07.2010
Sanık ZEYCAN BALCI ŞİMŞEK
|